Meal Seç / Sure Seç

Beyyine Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

98 - Beyyine
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Bazı otoriteler bu surenin Medine dönemine ait olduğunu ileri sürdükleri halde, diğer birçoğu, onu Mekke döneminin son vahiylerinden biri olarak görür. Surenin başlığını oluşturan anahtar kelime birinci ayetinin sonunda yer almaktadır.
1. HAKİKATİ inkara şartlanmış olanlar, -ister geçmiş vahyin mensuplarından isterse Allah'tan başkasına da ilahlık yakıştıranlardan [olsunlar]- (1) kendilerine hakikatin açık kanıtları gelmeden [O'nun tarafından] gözden çıkarılacak değillerdir:

1 - Yani, dayandıkları hiçbir semavî kitap olmayan puta-tapıcılar yahut animistler (kelimenin antropolojik anlamıyla).

2. [onlara] kutsanmış tertemiz vahiyler ileten Allah'tan bir elçi (gelmeden),
3. doğruluğu kesin ve açık hükümler (2) taşıyan (vahiyler ileten bir elçi).

2 - Kayyime sıfatı, burada kullanıldığı şekliyle böyle çoklu bir muhteva taşımaktadır (Râzî). Yukarıdaki pasaj, birinci ayette kullanılan munfekkîn isim-fiilinden dolayı müfessirleri büyük bir zorluk ile karşı karşıya bırakmıştır. Genel olarak bu isim-fiilin, ayetin başındaki lem-yekun ibaresi ile bir arada düşünüldüğünde şu anlama geldiği kabul edilir: onlara hakikatin kanıtı gelinceye kadar (Peygamber Muhammed (s)'in şahsında ve Kur'an'ın nüzulü ile) "vazgeçmediler" [veya "vazgeçmezlerdi"] yahut "kopmadılar" -yani, kendi sakat inançlarından: bu demektir ki, hakikatin kanıtı geldikten sonra sakat inançlarını terk ettiler. Ancak bu yorum iki sebepten dolayı hatalıdır: birincisi, çok iyi bilinmektedir ki, ehlu'l-kitâb'ın ve müşrikîn'in tümü kendilerine tebliğ edilen Kur'an mesajını kabul etmiş değillerdi; ikincisi, 4. ayette sözü edildiği gibi ehl-i kitâb, kendilerine hakikatin kanıtı "geldikten sonra [inanç] beraberliklerini bozdular" -yani, inancın temel prensiplerini ihlal ettiler. Bu bariz karşıtlık, en güzel şekilde İbni Teymiyye tarafından çözümlenmiştir (bkz. Tefsîru Sitte Suver, s. 391 vd.); benim yukarıdaki üç ayeti çeviri tarzım da bu yoruma dayanmaktadır. İbni Teymiyye'ye göre, anahtar ibare olan lem-yekun munfekkîn, "onlar vazgeçmediler" veya "kopmadılar" anlamına gelmez; ama daha çok, onlar, kendilerine Allah'ın Peygamberi tarafından doğru yol gösterilmedikçe ve ona tâbi olmayı bilinçli olarak reddetmedikleri sürece "terk edilmezler" (veya "gözden çıkarılmazlar") -yani, "Allah tarafından mahkum edilmezler"- anlamına gelir: bu, Kur'an'da birçok defa tekrarlanan, Allah'ın hiç kimseyi bâtıl inançlarından ve eylemlerinden dolayı, doğru ile yanlışın anlamı daha önce kendisine açıkça gösterilmediği sürece hesaba çekmeyeceği şeklindeki ifadelerle de uyumludur (karş. 6:131-132 ve 17:15'in ikinci paragrafı ve ilgili dipnotlar). Bu nedenle, yukarıda işaret edilen "hakikatin kanıtı" ile yalnız Peygamber Muhammed (s) ve Kur'an değil, ama aynı zamanda bütün önceki peygamberler ve vahiyler kasdedilmektedir (karş. 42:13 ve ilgili notlar 12-14) -aynı şekilde, "doğruluğu kesin ve açık hükümler" (aşağıda 5. ayette dile getirilen) en son ve en mükemmel ifadesini Kur'an'da bulan bütün ilahî mesajları kapsamaktadır.

4. Ama kendilerine daha önce vahiy verilenler (3) , hakikatin böyle bir kanıtı geldikten sonra [inanç] birlikteliklerini bozdular. (4)

3 - Bu tanımlama genel olup -bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi- yalnız Yahudileri ve Hristiyanları değil, Peygamber Muhammed (s)'in zuhurundan önceki bütün dinî öğretilerin mensuplarını da kapsamaktadır (İbni Kesîr). (Bkz. ayrıca 3:19, not 12 ve 13.)

4 - Yani, onların büyük kısmı, kendilerine gönderilmiş olan ve tümü aynı temel hakikatleri tebliğ etmiş bulunan peygamberlerin öğretilerinden saptılar.

5. Oysa kendilerine yalnızca Allah'a ibadet etmeleri, bütün içtenlikleriyle yalnız O'na iman ederek bâtıl olan her şeyden uzak durmaları; (5) namazlarında dikkatli ve devamlı olmaları; ve karşılıksız harcamada bulunmaları (6) emrolunmuştu: çünkü bu, doğruluğu kesin ve açık olan bir ahlakî değerler sistemidir. (7)

5 - Hunefâ'nın (tekili hanîf) bu çevirisi için bkz. sure 2, not 110.

6 - Zekât terimi, burada, Müslümanların ödemekle yükümlü oldukları zorunlu vergiden daha geniş bir anlam taşıdığından (ki, isminden de anlaşılacağı gibi, gelirin ve servetin bencilliğin kirinden arındırılması demektir), yukarıdaki ibareyi "karşılıksız harcama[da bulunma]" şeklinde daha geniş bir anlamı yansıtacak şekilde çevirdim.

- Dîn terimindeki "ahlakî sistem" boyutu konusunda bkz. 109:6, not 3; (tamlayan durumundaki) el-kayyime niteleme ismi, 3. ayetin sonundaki kayyime sıfatı ile aynı anlama sahiptir. (Bu ayetteki kullanılışın lafzî karşılığı "kayyime'nin dini" iken 3. ayetin sonundaki kullanılışın karşılığı "kayyim hükümler"dir. Ancak M. Esed, her iki kullanılışın da aynı anlama geldiğini, yani kayyime'nin her iki durumda da sıfat fonksiyonu gördüğünü belirtmektedir -T.ç.n). Ahlakî sistemin yukarıdaki tanımı, vecîz haliyle, sahih dinlerin bütün temel taleplerini sergilemektedir: Allah'ın birliğinin ve benzersizliğinin ve zımnî olarak insanın Allah'a karşı sorumluluğunun kabulü; bütün bâtıl kavramlardan, değerlerden ve kararsız inançlardan, bireyin kendisine türlü şekillerde aşırı değer vermesinden (putlaştırmasından -T.ç.n.) ve bütün hurafelerden uzak durulması; ve nihayet Allah'ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve yardım anlayışıyla yaklaşılması.

6. Gerçek şu ki, [bütün kanıtlara rağmen] hakikati (8) inkara şartlanmış olanlar, -ister geçmiş vahyin mensuplarından, isterse Allah'tan başkasına da ilahlık yakıştıranlardan [olsunlar]- kendilerini cehennem ateşinde kalıcı bulacaklar: onlar, bütün yaratıkların en şerlileridir.

8 - Yani, önceki ayette bütün ahlakî sistemlerin ana çerçevesi olarak formüle edilen açık prensipleri.

7. [Ve] iman edip doğru ve yararlı işlerde bulunanlar, işte onlar, bütün yaratıkların en hayırlılarıdır.
8. Onların ödülleri Allah katında [kendilerini bekler:] içinden ırmaklar akan, sonsuza kadar kalacakları sınırsız nimet bahçeleri; Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah'tan: bütün bunlar Rablerini ürpertiyle hissedenler içindir!