Meal Seç / Sure Seç

Casiye Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

45 - Casiye
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Önceki surenin (Duhân) hemen ardından nazil olan bu surenin başlığı, 28. ayetinde geçen ve bütün insanların mahşerde nihaî yargılama esnasında karşılaşacakları zillete işaret eden kelimeden alınmıştır.
1. Hâ-Mîm. (1)

1 - Bkz. Ek II.

2. BU İLAHÎ kelâm, Kudret ve Hikmet Sahibi olan Allah'tan gelmektedir.
3. Bakın, göklerde ve yerde inan[mak istey]enler için (ibret dolu) mesajlar vardır. (2)

2 - Karş 2:164, ki orada âyât terimini aynı şekilde çevirdim; çünkü bu bilinçli yaratıcı Gücün görünür işaretleri insan için manevî mesajlar taşır.

4. Kendi yaratılışınızda ve O'nun [yeryüzüne] serpiştirdiği hayvan (tür)ler(in)de bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır. (3)

3 - Karş 7:185 ve ilgili not 151. İnsan ve hayvan bedenlerinin karmaşık yapısı ve bütün canlı varlıkların sahip olduğu savunma içgüdüleri, bütün bunların "tesadüfî" olarak geliştiğini varsaymayı imkansız kılmaktadır; ve eğer bu gelişmenin altında bir yaratıcı maksadın yattığını varsayarsak -ki varsaymalıyız- bunların, bütün tabii fenomenleri "bir anlam ve amaç üzere" yaratan (bkz. 10:5, not 11) bilinçli bir Gücün iradesi ile meydana geldiği sonucuna varırız.

5. Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde ve Allah'ın göklerden indirip onunla cansız toprağa hayat verdiği rızık imkanlarında (4) ve rüzgarların değişmesinde, [bütün bunlarda] akıllarını kullanan insanlar için mesajlar vardır.

4 - Yani, yağmurda, Kur'an'ın yağmura sıkça atfettiği maddî ve ruhî rahmet anlamında.

6. Hakikati ortaya koyan Allah'ın bu mesajlarını sana aktarıyoruz. Eğer Allah'ın (bu ibret dolu) mesajlarına değilse başka hangi habere (5) inanacaklar?

5 - Lafzen, "Allah'tan ve O'nun mesajlarından sonra hangi haberlere".

7. Vay haline kendi kendini aldatan (6) günahkarın,

6 - Lafzen, "yalancı" -ve özellikle, "ısrarlı/müzmin yalancı"- anlamına gelen effâk terimi, burada "kendi kendine yalan söyleyen" kişiyi ifade eder; çünkü o me'fûk'tur, yani "aklı ve muhakemesi doğru yönden sapmıştır" (Cevherî).

8. o ki, kendisine iletilen Allah'ın mesajlarını duyar ama sanki onları duymamış gibi küstahça umursamazlığında devam eder! Bu sebeple ona acıklı bir azabı haber ver!
9. Çünkü o, mesajlarımızdan birinin farkına vardığında onu hemen küçümseyip alaya alır. Böylelerini alçaltıcı bir azap beklemektedir.
10. Cehennem önlerindedir; ve ne [bu dünyada] kazanabilecekleri şeyler, ne de Allah'ın yerine dost ve koruyucu edindikleri, (7) onlara hiçbir fayda sağlamaz: çünkü onları korkunç bir azap beklemektedir.

7 - Yani, ister sahte kişilikler, isterse tutarsız ve geçersiz değerler şeklinde olsun, kendi hayatları üzerinde tanrısal güce benzer bir güç izafe ettikleri her şey: zenginlik/servet, güç, sosyal statü, vb.

11. [Allah'ın işaretlerine ve mesajlarına dikkatlice kulak vermek: işte] rehberliğ[in anlamı] budur; diğer taraftan, (8) Rablerinin mesajlarını inkara şartlanmış olanları, [yaptıkları] çirkinliklerin (9) bir karşılığı olarak acı bir azap beklemektedir.

8 - Lafzen, "ve" yahut "ama".

9 - Min ricsin ifadesinin bu çevirisinin bir açıklaması için bkz. 34:5, not 4.

12. DENİZİ [kendi kanunları doğrultusunda faydalanmanız için] sizin emrinize veren Allah'tır (10) -böylece gemiler O'nun emriyle denizin üstünde yüzebilsinler ve siz O'nun lütfundan [ihtiyaç duyduğunuz şeyleri] elde edebilesiniz ve şükredenlerden olasınız diye..

10 - Yukarıdaki parantez içi ifadenin gerekçesi için bkz. sure 14, not 46.

13. O, göklerde ve yerde olan her şeyi, Kendinden [bir bağış olarak] emrinize vermiştir: (11) bunda düşünen bir topluluk için mesajlar vardır!

11 - Yani, bütün canlı varlıklar arasından yalnız insana yaratıcı akıl/zeka vererek ve böylece, kendisini çevreleyen ve kendi içinde bulunan tabiatı bilinçli şekilde kullanma yeteneği ile donatarak.

14. İman etmiş olan herkese söyle: Allah'ın Günleri'nin geleceğine inanmayanları (12) affetsinler, [çünkü] insanlara hak ettiklerinin karşılığını vermek [yalnız] O'na özgüdür.

12 - Lafzen, "Allah'ın Günleri'ni ümit etmeyenleri [yani, beklemeyenleri]": ona inanmadıklarına işaret. "Allah'ın Günleri"nin anlamı konusunda bkz. sure 14, not 5.

15. Her kim doğru ve uygun bir şey yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur; ve sonunda hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz.
16. DOĞRUSU Biz İsrailoğulları'na [da] vahiy, hikmet ve peygamberlik verdik; (13) onları hayatın güzel nimetleriyle rızıklandırdık ve onları [dönemlerinin] bütün diğer topluluklarına üstün kıldık. (14)

13 - Zımnen, "Şimdi bu Kur'an vahyini indirmemizle aynı şekilde ve aynı amaçla" -burada bütün ilahî vahiylerdeki devamlılık gerçeği vurgulanmaktadır.

14 - Yani, kendi dönemlerinde onlar tek gerçek muvahhid topluluk idiler (karş. 2:47).

17. Ve onlara [imanın] amacı (15) konusunda açık işaretler verdik; onlar, bütün bu bilgilerin kendilerine tevdî edilmesinden sonradır ki, aralarındaki kıskançlıktan dolayı farklı görüşlere sarıldılar: (16) [ama] ihtilafa düştükleri her konuda Kıyamet Günü Rabbin onlar arasında bir hüküm verecektir.

15 - Birçok klasik müfessirin, emr kelimesinin burada "din"i işaret ettiği görüşünde olmalarına ve bütün ifadeyi buna göre, "dine ilişkin işaretler" şeklinde yorumlamalarına rağmen, mine'l-emr ifadesinin bu bağlamdaki karşılığının benim verdiğim karşılık olduğuna inanıyorum. Emr teriminin bütün muhtemel anlamlarının -"emir", "talimat", "buyruk", "[ilgi] konusu", "olay", "eylem", vb. gibi- ortak paydası, ister dolaylı isterse açık olsun, amaç/hedef unsuru olduğundan, (yukarıda verdiğim) bu anlamın, bütün ilahî vahiylerin ve insanın onlara inancının gerisindeki amaca atıfta bulunan ve yukarıdaki vecîz ifadede geçen terimin doğru karşılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur'an öğretisini bütünlüğü içinde ele aldığımızda görürüz ki, bütün sahih itikatların temel hedefi, ilkin Allah'ın varlığının ve her insanın O'na karşı sorumluluğunun kavranması; ikinci olarak, insanın Allah'ın yaratma planındaki olumlu -mantıken/tabiatıyla zorunlu- bir öge olarak sahip olduğu değerli konumun bilincine varması ve böylece her türlü hurafeden ve irrasyonel korkulardan kendini kurtarması; ve son olarak da (yukarıda 15. ayette ifade edildiği gibi), insana yaptığı her iyi ve kötü şeyin sadece kendi faydası veya zararına olduğu bilincinin kazandırılmasıdır.

16 - Bkz. 23:53 ve ilgili not 30.

18. Ve son olarak (17) [ey Muhammed,] seni [imanın] hedefini gerçekleştireceğin bir yola (18) koyduk: O halde bu [yolu] izle ve [hakikati] bilmeyenlerin (19) boş arzu ve heveslerine uyma.

17 - Lafzen, "ondan sonra" veya "sonunda" (sümme) -yani, önceki toplulukların imanın gerçek amacını kendi pratik hayatlarında gerçekleştirememelerinden sonra.

18 - Lafzen, "[imanın] hedefi yoluna": bkz. yukarıdaki 15. not. Şerî‘at teriminin kelime anlamı, "su kaynağına giden yol" olduğundan ve suyun da organik hayat için vazgeçilmez düzeydeki unsur olması sebebiyle, bu terim, zamanla insana ruhî tatmin ve sosyal refah yolunu gösteren ahlakî ve pratik bir "kurallar sistemi"ni ifade etmeye başlamıştır: bu nedenle şerî‘at, terimin en geniş anlamıyla "dinî kurallar"ı ifade etmektedir. (Bu bağlamda bkz. 5:48'in ikinci bölümü ile ilgili not 66.)

19 - Yani, davranışlarını Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile yönlendirmeyen yahut önceliği buna vermeyenlerin -ve bu nedenle sadece değişken dünyevî şartlar çerçevesinde "doğru" olarak gördükleri şeylerin etkisi altında hareket eden kimselerin

.
19. Bak, eğer Allah'ın iradesine karşı (20) gelmiş olsaydın, onların sana hiçbir faydası dokunmazdı, çünkü bu zalimler sadece birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır; halbuki Allah, O'nun bilincinde olan herkesin koruyucusudur.

20 - Lafzen, "Allah'a karşı" gelseydin [yani, "Allah'ı gözardı etseydin"].

20. [İşte] bu [vahiy,] (21) insanlık için bir kavrayış aracıdır; tereddütsüz bir inanca ve emniyete ulaşanlar için de bir rahmet ve hidayettir.

21 - Yani, imanın amacını insanın önüne koyan Kur'an.

21. Kötülük işleyenlere gelince: onlar kendilerini hayatlarında ve ölümlerinde, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlarla aynı yere koyacağımızı mı sanırlar? (22) Onların yargıları ne kadar da kötü:

22 - Bu ifadenin ikili bir anlamı vardır: "Onları ... ile eşit tutacağımızı mı?" ve "onlara ... yapanlara davrandığımız şekilde davranacağımızı mı?" "Onların hayatları ve ölümleri" gözönüne alındığında, bu iki kategori arasında, esas farklılığa yapılan atıf, sadece onların dünyevî varoluşlarının ahlakî niteliğine değil, aynı zamanda, bir taraftan gerçek bir müminin hayatın sıkıntıları ve ölüm ânı karşısında duyduğu iç huzuru ve sükûnetine, diğer taraftan ruhî nihilizmin ve ölüm karşısındaki "bilinmezlik korkusu"nun beraberinde taşıdığı yıpratıcı/bunaltıcı endişeye işaret etmektedir.

22. Çünkü Allah, gökleri ve yeri [derunî bir] hakikate göre (23) yarattı ve [bu sebeple diledi ki] her insan kazandığının karşılığını görsün ve hiç kimseye haksızlık yapılmasın.

23 - Bkz. 10:5, not 11. Bunun anlamı şöyledir: Eğer haklı ile haksız -veya doğru ile yanlış- arasında bir farklılaşma olmasaydı, ilahî planın eseri olan yaratılış kavramında bir "derunî hakikat" bulunmazdı.

23. KENDİ arzu ve özlemlerini tanrı edinen ve [bunun üzerine] Allah'ın, [zihninin hidayete kapalı olduğunu] bilerek (24) saptırdığı, kulaklarını ve kalbini mühürlediği ve gözlerinin üzerine bir perde (25) çektiği [insan]ı, hiç düşündün mü? Allah[ın onu terk etmesin]den sonra kim ona doğru yolu gösterebilir? O halde, hiç düşünüp ders çıkarmaz mısınız?

24 - Zemahşerî'nin 14:4 ile ilgili 4. notta uzun uzun nakledilen görüşlerini yansıtan Râzî'nin yorumu.

25 - Bkz. 2:7, not 7.

24. Onlar hâlâ: "Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey yok!" derler, "Dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz (26) ve bizi ancak zaman yok eder". Fakat onların bu konuda hiçbir bilgileri yok: onlar sadece zannederler.

26 - Yani, tesadüfen, yahut tabiatın kör güçlerinin bir ürünü olarak.

25. Ve [böylece,] ne zaman mesajlarımız bütün açıklığıyla onlara tebliğ edildiyse tek cevapları şu olmuştur: (27) "Atalarımızı [şahit olarak] getirin, eğer iddianızda haklı iseniz!" (28)

27 - Lafzen, "onların ... demelerinden başka bir delilleri yoktur".

28 - Karş. 44:36 ve ilgili not 19.

26. De ki: "Size hayat veren ve sonra sizi öldüren, Allah'tır; ve sonunda O, hepinizi Kıyamet Günü bir araya toplayacaktır, ki o [Gün'ün gelip çatacağı,] her türlü şüphenin üstündedir ama insanların çoğu bunu anlamaz".
27. Çünkü, göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'ındır ve Son Saat'in gelip çattığı gün -o Gün, [hayatlarında anlayamadıkları her şeyi] (29) geçersiz kılmaya çalışanlar ziyana uğrayacaklardır.

29 - Yani, doğrudan gözlem yoluyla veya hesap sonucu "ispatlayamadıkları" her şeyi. Mubtilûn'un yukarıdaki çevirisi için bkz. sure 29, not 47.

28. Ve [o Gün] bütün insanları [zillet içinde] diz çökmüş görürsün; herkes kendi sicili ile [yüzleşmeye] çağrılır: "Bugün, yaptığınız her şeyin karşılığını göreceksiniz!
29. Bu bizim kayıtlarımız, sizinle ilgili her şeyi bütün gerçekliğiyle anlatır: çünkü yaptığınız her şeyi kayda geçirtmiştik!"
30. İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul edecektir: işte bu [onların] bariz üstünlükleri olacaktır!
31. Hakikati inkar edenlere ise [şöyle denecek:] "Mesajlarımız size iletilmedi mi? Aslında (iletildi, ama) siz küstahça büyüklük tasladınız ve böylece günaha saplanmış bir toplum oldunuz:
32. Çünkü ‘Bakın, Allah'ın vaadi her zaman gerçekleşir ve Son Saat[in gelişi] hakkında hiçbir şüphe olamaz' denildiğinde siz şu cevabı verirdiniz: ‘Son Saat'in ne olduğunu bilmiyoruz: onun boş bir zandan başka bir şey olmadığını düşünüyoruz, ve [sonuçta] ona kani olmuş değiliz!'"
33. [O Gün] yaptıkları kötülükler onlara apaçık görünecek ve alay edip durdukları şey onları alt edecektir. (30)

30 - Lafzen, "ve alay edip durdukları şey onları saracaktır".

34. Ve onlara "Siz," denilecek, "bu [hesap] gününün geleceğine aldırmadığınız gibi Biz de bu Gün size aldırmayacağız; sonuçta varacağınız yer ateştir ve size yardım edecek bir kimse de bulamayacaksınız;
35. böyle olacaktır, çünkü siz Allah'ın mesajlarını küçümseyip alaya aldınız ve bu dünya hayatının sizi ayartmasına izin verdiniz!" (31) Bundan dolayı o Gün, onlar ne ateşten çıkarılacaklar, (32) ne de bir değişiklik yapmalarına izin verilecek.

31 - Lafzen, "çünkü bu dünya hayatı sizi ayarttı": dünyevî hırslara esir olmalarının, Allah'ın mesajlarını tahkir edici şekilde gözardı etmelerinin sebebi olduğuna işaret.

32 - Lafzen, "onun dışına". "O Gün" ifadesindeki vurgu konusunda bkz. 6:128'in son paragrafı ile ilgili not 114, 40:12 ile ilgili not 10 ve 43:74 ile ilgili not 59.

36. HAMD, göklerin Rabbi ve yerin Rabbine mahsustur: bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a!
37. Göklerde ve yerde bütün azamet yalnız O'nundur; ve yalnız O, kudret ve hikmet sahibidir!