Meal Seç / Sure Seç

Mutaffifin Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

83 - Mutaffifin
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Birçok otorite -Suyûtî de onlar arasındadır- bu sureyi Mekke'de vahyedilen en son sure olarak görürler. Ancak birçok güvenilir rivayet, en azından ilk dört ayetin Hz. Peygamber'in Medine'ye varışından hemen sonra nazil olduğunu teyid etmektedir (karş. Taberî, Beğavî, İbni Kesîr): bazı müfessirler daha da ileri giderler ve surenin bütününü Medine dönemine yerleştirirler. Mevcut bütün delilleri gözönüne alır ve yalnızca konuya ve üsluba dayanan bütün spekülasyonları gözardı edersek, bu surenin ana gövdesinin gerçekten son Mekkî vahyi oluşturduğunu, ancak giriş pasajının (ki yukarıda değindiğimiz rivayetlerin dayandığı bölüm) Medine'nin ilk dönemine ait olduğunu söyleyebiliriz. Demek ki, bir bütün olarak sure, iki dönemin arasındaki sınırda -tıpkı 29. sure (‘Ankebût) gibi- durmaktadır.
1. VAY HALİNE ölçüyü eksik tutanların:
2. onlar, [öteki] insanlardan haklarını eksiksiz isterler;
3. ama borçlarını ölçüp tartmaya gelince, onu azaltmaya çalışırlar. (1)

1 - Bu pasaj (1-3. ayetler), elbette yalnız ticarî muamelelere işaret etmeyip, her kişinin maddî mal-varlığı ile ilgili haklarını ve sorumluluklarını kapsayan hem pratik hem de ahlakî her türlü sosyal ilişki türüne temas etmektedir.

4. Onlar bilmez mi ki tekrar diriltilecekler
5. [ve] korkunç bir Gün'de [hesaba çekilecekler];
6. bütün insanların âlemlerin Rabbi huzuruna varacakları Gün'de?
7. GERÇEK ŞU Kİ, kötü ruhluların kaydı, kayıpsız-kaçaksız bir şekilde [tutulmuş]tur! (2)

2 - Büyük dilbilimcilerden bazısına (mesela, Lisânu'l-‘Arab'da nakledildiği üzere, Ebû ‘Ubeyde'ye) göre, siccîn terimi, "hapishane" anlamındaki sicn isminden türetilmiştir, hatta onunla eş anlamlıdır. Bu türetmeden hareket eden bazı otoriteler, siccîn terimine dâim mecazî anlamını, yani "devam etme" veya "dayanma" anlamını yüklemişlerdir (aynı kaynak). Böylece, mecazî olarak bir günahkarın "kayd"ı hakkında kullanıldığında günahkarın kapsayıcı [ve sürekli] nitelikleri vurgulanmaktadır ve sanki bu nitelikler, devamlı olarak "zaptedilmiş" gibidir, yani sonuçlarından kaçma ihtimali olmaksızın silinemez şekilde kaydedilmiştir: bu nedenle, fî siccîn ifadesini "kayıpsız-kaçaksız şekilde [tutulmuş]tur" şeklinde çevirdim. Bu yorum, bana göre, aşağıdaki 9. ayet tarafından tamamen teyid edilmektedir.

8. Bilir misin nedir o kayıpsız-kaçaksız olan?
9. O, [silinmez şekilde] tutulan bir kayıttır!
10. Vay haline o Gün hakikati yalanlayanların,
11. Hesap Günü'nü[n geleceğini] yalanlayanların:
12. oysa, hak ve adalet sınırlarını ihlal edenler [ve] günaha batmış [olan]lar dışında kimse onu yalanlamaz: (3)

3 - Allah'ın huzurundaki nihaî sorumluluğun -ve dolayısıyla O'nun hüküm vericiliğinin- inkarının, her zaman günah işlemeyi ve manevî/ahlakî değerleri ihlal etmeyi teşvik ettiğine işaret. (Bu ve bundan sonraki ayet, tekil bir ifade içinde formüle edilmiş olduğu halde ben onları çoğul biçimde çevirmeyi tercih ettim; çünkü bu çoğulluk, deyimsel olarak, betimleyici isim-fiiller olan mu‘ted ve esîm'den önce küll [bütün] kelimesinin ve 14 vd. ayetlerde açıkça çoğul ifadelerin kullanılması ile ortaya konulmuştur.)

13. [işte böyle,] ne zaman mesajlarımız onlara iletilse, hep "Geçmişin masalları!" derler.
14. Hayır, onların kalpleri, yaptıkları [kötülükler] ile pas tutmuştur! (4)

4 - Lafzen, "kazandıkları, kalplerini pasla örtmüştür": kötülükte ısrar etmelerinin, onları tedrîcen ahlakî sorumluluk bilincinden ve dolayısıyla, Allah'ın nihaî hükmünün vukuunu tahayyül etme yeteneğinden yoksun bıraktığına işaret.

15. Elbette onlar, o Gün Rablerin[in rahmetin]den yoksun bırakılacaklar:
16. ve sonra kesinlikle yakıcı ateşe girecekler
17. ve kendilerine, "Bu, işte sizin yalanlamaya düşkün olduğunuz [şey]dir!" denilecek.
18. AMA, gerçek erdem sahiplerinin kaydı en yüce şekilde [tutulur]!(5)

5 - Yani, kötü ruhluların kaydının tersine (bkz. yukarıdaki ayet 7). ‘İlliyyûn teriminin ‘illî veya ‘illiyyeh (yücelik/değerlilik) kelimelerinin çoğulu olduğu, yahut tekil hali olmayan bir çoğul olduğu söylenmektedir (Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs); her iki durumda da sözkonusu terim, "[bir şey] "yüksek" yahut "yüce/değerli" idi [veya "hale geldi"]" yahut -mecazî olarak- "yükseldi" anlamına gelen ‘alâ fiilinden türetilmiştir: böylece, meşhur huve min ‘illiyeti kavmihî deyimsel ifadesi de "o kavminin [en] yüceleri arasındadır" anlamına gelir. Bu türetilme karşısında ‘illiyyûn çoğul kelimesi, muhtevanın yoğunluğunu ifade eden "kat kat soyluluk/değerlilik" (Tâcu'l-‘Arûs) veya "en yüce/değerli tarz" anlamına gelir.

19. Bilir misin nedir o yüce şekil?
20. O, [silinmez şekilde] tutulan bir kayıttır,
21. Allah'a yakınlaşmış herkes tarafından (6) gözlenen.

6 - Yani, bütün dönemlerin peygamberleri ve velîleri ile melekler tarafından.

22. Bakın, gerçek erdem sahipleri [öteki dünyada] mutlaka kutsananlardan olacaklar;
23. sedirler üzerinde [uzanarak] bakacaklar [Allah'a]: (7)

7 - Karş. 75:23. Kur'an'ın başka yerlerinde olduğu gibi, erdem sahiplerinin cennetteki "sedirler"i, onların duydukları eksiksiz huzuru ve iç tatmini sembolize eder.

24. ve yüzlerinde kutsanmışlığın parıltısını göreceksin.
25. Onlara [Allah'ın] mührü ile damgalanmış halis bir içki verilecek,
26. misk kokusu saçarak akan. (8) Öyleyse, değerli şeylere ulaşmak için [can atanlar] bu [cennet içkisi]ni hedeflesinler:

8 - Lafzen, "ki sonu (hitâmuhû) misk olacaktır". Benim yukarıdaki ifadeyi çeviri şeklim, ona ikinci kuşak otoritelerden birçoğunun ve Ebû ‘Ubeyde b. Musennâ'nın verdiği anlamı (ki tümünü Râzî nakletmektedir) yansıtmaktadır. Öteki dünyanın "halis içki"si (rahîk) -ki, bu dünyadaki içkinin tersine Allah'ın "mührü"nü (yani, damgasını) taşıyacaktır, çünkü "onda ne çarpma/sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar" (37:47)- cennetin başka bir sembolüdür ve insanın bu dünyada yaşadığı duygularla karşılaştırmak suretiyle, öteki dünyada dürüst ve erdemlileri bekleyen, insan tasavvurunun kavrayamayacağı bir biçimde yoğunlaşmış öte dünya zevklerine işaret etmektedir. Bazı büyük Müslüman sûfîler (mesela, Celâleddîn Rûmî) bu "halis içki"de Allah'ın rûhen (keyfiyetsiz -T.ç.n) görü(lü/nü)şüne (spiritual vision) bir atıf görürler: bence surenin devamının da teyid ettiği bir yorumdur bu.

27. çünkü o en yüce (madde)lerden oluşmuştur; (9)

9 - Klasik müfessirlerin büyük kısmı tesnîm masdar-ismini temsîlî "cennet pınarları"ndan birinin ismi olarak gördükleri ya da onunla ilgili herhangi bir tanımlamadan kaçındıkları halde, bana göre, senneme fiilinin -"o [herhangi bir şeyi] yükseltti" veya "[onu] değerli/soylu kıldı"- türevi olan tesnîm isim-masdarı, ilahî bilgi "şarabı"nın onu cennette "içen"ler üzerinde yaptığı etkiye işaret eder. Bu nedenle Tâbiînden olan ‘İkrime (Râzî tarafından nakledildiğine göre) tesnîm'i "onurlandıran" yahut "yücelten" anlamındaki teşrîf ile özdeşleştirir.

28. Allah'a yakınlaşanların içecekleri bir [nimetin] kaynağı. (10)

10 - Karş. 76:5-6 ve ilgili notlar.

29. BAKIN, kendilerini günaha kaptıranlar, imana erenlere gülerler: (11)

11 - Kur'an'ın orijinal metninde 29-33. ayetler, sanki Hesap Günü görülecekler hatırlatılıyormuşçasına geçmiş zaman kipiyle ifade edilmişlerdir. Ancak, önceki ve sonraki pasajlar (yani, 18-28. ayetler ile 34-36. ayetler) gelecek zaman kipiyle formüle edildiklerinden dolayı, bu dünya hayatı ile ilgili 29-33. ayetlerin geniş zaman kipinde ifade edilmeleri daha uygundur.

30. ve ne zaman yanlarından geçseler birbirlerine [istihzâ ile] göz kırparlar;
31. ve kendileriyle aynı görüşteki insanlara (12) geri döndüklerinde de keyif ve neşeyle dönerler;

12 - Lafzen, "kendi adamlarına".

32. ve ne zaman [inananları] görseler, onlara: "Yazık, bu [insa]nlar doğru yoldan sapmış!" derler.
33. Oysa onlara, başkaları[nın inançları] üzerinde gözetleyicilik görevi verilmiş değildir. (13)

13 - Lafzen, "onlar başkaları üzerine gözetleyici olarak gönderilmemişlerdir" -imandan yoksun olan hiç kimsenin kendi çevresindeki insanların imanını eleştirme hakkına sahip olmadığına işaret.

34. [Hesap] Günü ise, imana ermiş olanlar [geçmişte] hakikati inkar edenler(in halin)e gülecekler: (14)

14 - Dürüst ve erdemlilerden bahsederken Kur'an, Hesap Günü Allah'ın "onların içlerinde [takılıp kalmış] olabilecek uygunsuz bütün düşünce veya duyguları (ğill) silip çıkaracağını" sık sık vurgular (7:43 ve 15:47). Öteki dünyada günahkarların başına gelecek belalara karşı kutsanmışların bir intikam sevinci duymaları "değersiz/uygunsuz duygular" kategorisine girdiğinden, onlara "gülmeleri", sadece kendi güzel hallerinden hoşnutluk duyduklarını gösteren mecazî bir anlama sahiptir.

35. [çünkü, cennette] sedirlerin üstünde [uzanmış şekilde] bakınıp duracaklar ve [kendi-kendilerine diyecekler]:
36. "Bu hakikat inkarcıları, yapmaya düşkün oldukları şeyler için mi [böyle] cezalandırılıyorlar?"