Meal Seç / Sure Seç

Saffat Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

37 - Saffat
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Önceki sure (Yâsîn) gibi bu da, esas olarak yeniden dirilme olayı ve bütün insanların yeryüzünde yaptıklarından dolayı Allah'a hesap verecekleri gerçeğiyle ilgilidir. İnsan hata yapmaya eğilimli olduğundan (karş. ayet 71: "eski toplumların çoğu yollarını şaşırmıştı") her zaman bir peygamberî rehberliğe ihtiyaç duyar: bu, neden geçmiş peygamberlerden bazılarının kıssalarına yeniden değinildiğini (75-148. ayetler) ve "sizin İlahınız Tek'tir" (ayet 4), "[Allah] insanın her türlü tasavvurunun üzerindedir" (ayet 159 ve 180) prensipleri üzerine oturan Kur'an mesajlarının neden sıkça vurgulandığını açıklamaktadır.
1. DÜŞÜN sıra sıra dizilmiş bu [mesajlar]ı, (1)

1 - Ve tenbih edatı ile bu edatın "Düşün" şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili 23. notun ilk bölümü. Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Ebû Muslim İsfehânî (Râzî'nin naklettiğine göre) bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râzî, başka bir yorumda (bana göre en ikna edici olanıdır) bulunmakta ve burada kasdedilenin Kur'an'ın mesajları (âyât) olduğunu ileri sürmektedir ki bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- "çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah'ın birliğinin yahut O'nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. Bir kısmı insanın sorumluluklarını ve buna ilişkin kuralları sıralarken diğerleri yüksek ahlakî ilkelerin tebliğine ayrılmışlardır. Ve bu mesajlar, her türlü değişme yahut yenilenme [ihtiyacı]nın üstünde bulunan tutarlı bir sistem çerçevesinde düzenlenmişlerdir ve bu şekilde "sıra sıra dizilmiş" varlıklara veya nesnelere benzerler.

2. ve bir vazgeçme çağrısı ile [kötülüklerden] alıkoymasını,
3. ve [bütün dünyaya] bir öğüt ve uyarıda bulunmasını:
4. Şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir,
5. göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi; bütün gündoğumu noktalarının Rabbi! (2)

2 - Zımnen, "ve günbatımının da" (karş. 55:17, not 7). Muhtelif "gündoğumu noktaları"nın (meşârik) vurgulanması, yaratılmış fenomenlerdeki sonsuz çeşitliliğin Yaratıcı'nın birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler. Yukarıdaki ifadede "gündoğumu noktaları"ndan söz edilirken "günbatımı noktaları"nın lafız olarak (anlam olarak değil) zikredilmemesinde, 1-3. ayetlerde vurgulanan Kur'an'ın ışık saçıcı, aydınlatıcı özelliğinin îma edildiğine inanıyorum.

6. Biz yeryüzüne en yakın gökleri yıldızların güzelliğiyle süsledik,
7. ve onları her türlü bozguncu, şeytanî güce (3) karşı emin kıldık,

3 - Bu pasajın bir açıklaması için bkz. 15:17, not 16.

8. [ki] onlar, [o bilinmeyeni bilmek isteyenler,] yüce sakinler topluluğuna (4) kulak veremesinler ve her taraftan kovulup sürülsünler,

4 - Yani, melekler topluluğuna, ki onların "konuşması", Allah'ın buyruklarından mecazdır.

9. [rahmetten] yoksun kalsınlar ve [öteki dünyada] kendilerini bekleyen ebedî azaba dûçâr olsunlar;
10. ama eğer birisi (5) [bu bilgiden] bir kırıntı koparmayı başarırsa, [bundan dolayı] yakıcı bir alevin pençesine düşsün. (6)

5 - Lafzen, "... başaran bir kimse dışında" [yahut "... başaran kimse hariç"]. Ancak bazı otoritelerin (mesela Muğnî) işaret ettiği gibi, illâ edatı bazan, burada olduğu gibi, "fakat/ama" anlamına sahip olan ve bağlacı ile eş anlamlı kullanılmaktadır.

6 - Bu ifadenin anlamı için bkz. 15:18, not 17. Ayet 4-5'de Allah'ın birliği vurgulandıktan sonra, 6-10. ayetlerden oluşan pasajda, insanoğlunun O'nun yarattığı evrenin zenginliğini ve derinliğini tam olarak kavramaktan aciz bulunduğu gerçeğine işaret eder. Biz burada 34:9'un bir yankısını görmekteyiz: "Onlar, göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini görmezler mi?" Böylece, ayetin devamında dolaylı bir soru biçiminde ifade edilmiş olan yeniden dirilme temasına yeni ve dolaylı bir yaklaşımda bulunulmaktadır.

11. VE ŞİMDİ, o [hakikati inkar ede]nlerden sana cevap vermelerini iste: onları yaratmak, Bizim yarattığımız bu [sayısız mucizelerden] daha mı zordur? Nitekim Biz onları [basit] bir balçıktan yarattık! (7)

7 - Yani, toprağın üzerinde ve içinde aslî biçimleriyle var olan ilkel maddelerden (bkz. sure 23, not 4); "göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların" karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında bir hiç mesabesinde olan maddeler: bu nedenle, insanın birey olarak yeniden diriltilmesi, sayısız biçimler halindeki evrenin yaratılışı yanında bir hiç mesabesindedir.

12. Hayır, sen hayranlık ve şaşkınlık duyarken (8) onlar [yalnızca] alay ederler;

8 - Yani, Allah'ın yaratıcı gücüne ve onu inkar edenlerin kör gururuna.

13. ve [hakikat] kendilerine hatırlatıldığında onu kavramaya yanaşmazlar;
14. ve bir [ilahî] mesajla muhatab olduklarında onu küçümserler
15. ve "Bu, bir [beşerin] büyülü sözlerinden başka bir şey değildir!" derler,
16. "Ne? Ölüp toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra sahiden yeniden dirilecek miyiz?
17. Yani eski atalarımız da mı?"
18. De ki: "Elbette, hem de en perişan ve zavallı şekilde!"
19. Çünkü o [alay ettikleri yeniden dirilme,] bir itham çığlığı şeklinde [âniden onların tepesinde patlayacak.] İşte o zaman [hakikati] anlamaya başlayacaklar,
20. ve "Eyvah!" diyecekler, "İşte Hesap Günü bugündür!"
21. [Ve onlara şöyle denilecek:] "Bu, yalanlamış olduğunuz [gündür, şaşmaz hakikat ile sahte ve yalan arasında (9) ] Ayrım Günüdür!"

9 - Bkz. 77:13, not 6.

22. [Ve Allah şöyle buyuracaktır:] "Toplayın bütün o zalimleri, kendileri gibi olanlarla (10) ve bütün o Allah'tan başka taptıkları [ile] birlikte;

10 - İlk dönem otoritelerinin hemen tümüne göre -Ömer b. Hattâb, Abdullah b. ‘Abbâs, Katâde, Mücâhid, es-Suddî, Sa‘îd b. Cubeyr, Hasan Basrî, vb.- buradaki ezvâc ifadesi, "birbirine [vasıfları itibariyle] benzeyen insanlar" veya "aynı tür insanlar" yahut da "aynı kökten/cinsten olanlar" anlamına gelmektedir.

23. ve hepsini yakıcı ateşin yoluna sürün,
24. ve onları [orada] tutun!" [O zaman] böylelerine sorulacak:
25. "Size ne oldu ki [şimdi] birbirinize yardım etmiyorsunuz?"
26. Hayır, onlar o Gün isteyerek [Allah'a] teslim olacaklar;
27. fakat [çok geç kaldıklarından] birbirlerine dönüp bakacaklar ve birbirlerinden [geçmiş günahlarının yükünü hafifletmelerini] isteyecekler. (11)

11 - Karş. bu surenin 50 ve devamı ayetlerindeki karşıt anlamlı -ama aynı kelimelerle ifade edilen- pasaj. Yetesâelûn fiili, sözkonusu pasajda, asıl anlamı olan "birbirine [bir şeyi] sorma"yı ifade ederken, burada "birbirinden [bir şey] isteme"yi -ayetin siyak ve sibakının da gösterdiği gibi, geçmişteki inkarcılıklarının sorumluluğunu yüklenmeyi- anlatmaktadır.
28. [Onların] bir kısmı: "Bakın" diyecek, "Siz bize [ayartma niyetiyle] sağdan yaklaşırdınız!" (12)

12 - Yani, "bizden istediğiniz şeyin doğru ve iyi olduğunu iddia ederdiniz". "Birine sağdan yaklaşmak" deyimi, "ahlakî olarak yararlı bir tavsiyede bulunuyor görünmek" olduğu kadar "başka bir kimseye güç gösterisi yaparak yaklaşmak" ile az çok eş anlamlıdır (Zemahşerî).

29. Ötekiler, "Hayır" diyecekler, "aslında siz kendiniz imandan zerre kadar nasip almamıştınız!
30. Üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu: bilakis, siz küstahça bir kibire kapılmıştınız!
31. Fakat şimdi Rabbimizin sözü bizim [de] aleyhimize çıktı: biz [günahlarımızın acı meyvesini] mutlaka tadacağız.
32. O halde, sizi derin bir sapıklığa ittiğ[imiz eğer doğruysa], o zaman biz de vahim bir sapıklığa düşmüşüzdür!" (13)

13 - Açıklaması için bkz. 28:62-64 ve ilgili notlar.

33. O Gün onların hepsi ortak azaplarını paylaşacaklar.
34. Günaha batmış olanlara işte böyle davranacağız:
35. çünkü bakın, ne zaman onlara "Allah'tan başka ilah yoktur!" denilse küstahça böbürlenirlerdi
36. ve "Mecnun bir şairin sözüyle (14) biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" derlerdi.

14 - Lafzen, "bir deli şair için" [yahut "o'nun yüzünden"]. Burada, Kur'an'ın, Muhammed (s)'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasına atıfta bulunulmaktadır (bkz. 36:69, not 38). Burada sözü edilen "ilahlar", insanların, kelimenin hem lafzî hem de mecazî anlamıyla "kulluk" edebileceği her şeyi kapsamaktadır.

37. Hayır, asla! [Sizin deli şair dediğiniz] o kişi hakikati getirmiştir; ve o, [Allah'ın önceki] elçilerinin [bildirdikleri] hakikati tasdik etmektedir. (15)

15 - Bkz. sure 2, not 5. Bu ifade, her hak dinde daima aynı olan temel öğretilere işaret etmektedir, yoksa geçmiş dinî hukuklarda mevcut bulunan zamanla değişebilir çok sayıdaki ahkama değil.
38. Bakın siz, [öteki dünyada] acıklı azabı tadacaksınız,
39. ama yapmış olduğunuzdan başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.
40. Ancak Allah'ın halis kullarına (16) böyle davranılmayacak:

16 - Lafzen, "samimî kullarına". Önceki ayette değinilen "her kötü fiilin ancak benzeri ile cezalandırılacağı" prensibinin tersine burada Kur'an, "iyi bir iş ve davranışla [Allah'ın] karşısına gelen" kişinin, yaptığının on katı fazlası ile ödüllendirileceğini (bkz. 6:160) ifade etmektedir.

41. [öteki dünyada] onlar için, yabancısı olmadıkları bir rızık (17) hazırlanacaktır

17 - Lafzen, "bilinen bir rızık". Bu ifadenin yaklaşık bir açıklaması için bkz. 2:25, not 17.
42. [yeryüzündeki hayatlarının] ürünü olarak; ve onlar ağırlanacaklardır
43. nimet bahçelerinde,
44. mutluluk tahtları (18) üzerinde birbirlerine [sevgi ile] bakışarak.

18 - Surur kelimesinin buraya özgü olarak "mutluluk tahtları" olarak çevrilmesi konusunda bkz. 15:47, not 34.

45. Aralarında dupduru pınarlardan [içecekle doldurulmuş] bir kâse dolaştırılac
46. berrak ve içenlere tat veren [bir içecek];
47. çarpmayan ve sarhoşluk vermeyen.
48. Ve yanlarında yumuşak bakışlı, (19) güzel gözlü eşler olacak,

19 - Kâsirâtu't-tarf (lafzen, "bakışlarını kontrol eden") deyiminin Kur'an'da kronolojik olarak ilk defa geçtiği 38:52, not 46'ya bkz.

49. gizlenmiş [deve kuşu] yumurtaları (20) gibi [kusursuz] eşler.

20 - Bu, deve kuşunun yumurtalarını korumak için onları kuma gizlemesinden çıkarılmış eski bir Arap deyimidir (Zemahşerî). Bunun özellikle cennete giren kadınlar için kullanılması, 56:34 ve devamında açıkça görülmektedir. Sözkonusu ayette, bütün dürüst ve erdemli kadınların, öldükleri zamanki yaşları ve durumları ne olursa olsun, güzel kadınlar olarak dirilecekleri belirtilmiştir.

50. Hepsi dönüp [geçmiş hayatları hakkında] birbirlerine sorular soracaklar. (21)

21 - Karş. yukarıdaki ayet 27 ve ilgili not 11. Bu pasajda, hem günahkarların karşılıklı serzenişleri, hem de ardından gelen, kurtuluşa ermiş olanların "sohbetler"i elbette ki mecazîdir ve bireysel bilincin öteki dünyadaki devamını vurgulamayı amaçlamaktadır.

51. İçlerinden biri şöyle diyecek: "Bakın, benim [yeryüzünde] bir arkadaşım vardı,
52. [bana] derdi ki, ‘Ne? Sen onun doğru olduğuna gerçekten inananlardan mısın,
53. ölüp toz ve kemik yığını haline geldikten sonra yargılanacağımıza!'"
54. [Ve] ekleyecek: "Bakmak [ve onu görmek] ister misiniz?"
55. Bunun üzerine dönüp bakar ve o [arkadaşı]nı yanan ateşin ortasında görür;
56. ve "Aman Allahım!" der, "[Ey eski arkadaşım], neredeyse [beni de] mahvedecektin!
57. Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de [şimdi] [azaba] uğratılanlar arasında olurdum!
58. Ama sonra, [ey cennetteki arkadaşlarım,] biz gerçekten [bir daha] ölmeyeceğiz,
59. önceki ölümümüz dışında ve [bir daha] azaba uğratılmayacağız, değil mi?
60. İşte bu; bu, gerçekten müthiş bir mazhariyettir!"
61. [Allah yolunda] çalışanlar, demek ki böyle bir şey için çalışırlar!
62. Böyle [bir cennet] mi daha iyi bir ağırlanmadır, yoksa [cehennemin] ölümcül meyve ağacı mı? (22)

22 - Dilbilim otoritelerine göre zakkûm ismi (ki bunun dışında 44:43 ve 56:52. ayetlerde de geçmektedir) herhangi bir "öldürücü gıda"yı ifade eder; bu sebeple cehennemin bir sembolü olarak şeceratu'z-zakkûm'un en uygun karşılığı "ölümcül meyve ağacı" (ki 17:60'da zikredilen "Kur'an'daki lânetlenmiş ağaç" ile eş anlamlıdır) olabilir ve Kur'an'ın "cehennem" olarak tanımladığı öteki dünya azabının kişinin yeryüzünde işlediği kötü fiillerin bir meyvesinden -yani, organik sonucundan- başka bir şey olmadığı gerçeğine işaret eder.

63. Gerçek şu ki, biz o (ağac)ı zalimler için bir sınama aracı yaptık, (23)

23 - Kur'an'da cennet ve cehenneme yapılan bütün atıfların -ve insanların öteki dünyadaki durumları ile ilgili bütün tasvirlerin- mecazî oldukları (bkz. Ek I) ve bu nedenle, lafzî anlamlarıyla ele alınmaları, yahut tersine keyfî bir şekilde yorumlanmaları (karş.3:7 ve ilgili notlar 5, 7 ve 8) halinde kesinlikle yanlış anlaşılmaya mahkum olacakları, yeteri kadar vurgulanmış değildir. Ve bu, bana göre, "ölümcül meyve ağacı" sembolünün -günahkarların öteki dünyada uğrayacakları azabın simgelerinden biri- "zalimler için (veya 17:60'daki gibi "insanlar için") neden bir "sınama (fitne) aracı" olduğunu açıklar. Bu bağlamda bkz. "sınama" kavramının Kur'an'da ilk defa geçtiği 74:31.

64. zira o, [cehennemin] yakıcı ateşinin ortasında büyüyen bir ağaçtır,
65. meyvesi şeytanların kellesi gibi [tiksindirici]dir; (24)

24 - Zemahşerî'ye göre, "bu lafzî istiare (isti‘ârah lafzıyyeh) iğrençlik ve çirkinliğin en ileri derecesini ifade etmektedir ... çünkü Şeytan her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülmektedir".

66. ve [zalim]ler ondan yemeye ve karınlarını onunla doldurmaya mahkumdurlar.
67. Bunun da üzerinde, onlar korkunç bir ümitsizlik (cezası)na çarpılacaklardır! (25)

25 - Lafzen, "bunun üzerine onlar, bir hamîm karışımı [veya "şaşkınlığı"] ile karşılaşacaklar". (Bu son terimin "korkunç bir ümitsizlik [cezası]" şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.)

68. Ve bir kez daha (söyleyelim): (26) yakıcı ateş onların nihaî durağı olacaktır;

26 - Bkz. sure 6, not 31.

69. çünkü onlar atalarını eğri bir yol üzerinde buldular,
70. ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye (27) can atıyorlar!

27 - Yani, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve geleneklerini körce taklîd etmesi ve hem aklın, hem de ilahî vahyin sunduğu hakikatin bütün kanıtlarını gözardı etmesi, burada, önceki pasajda işaret edilen azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir (Zemahşerî).
71. Onlardan önce gelip geçmiş eski toplumların çoğu yollarını şaşırmıştı,
72. halbuki kendilerine uyarıcılar göndermiştik:
73. Bak şu uyarılmış olanların haline!
74. ALLAH'IN halis kulları hariç, [insanların çoğu sapkınlığa mütemayildir.] (28)

28 - Zımnen, "ve bu nedenle, ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duyarlar": bu ifade, daha sonraki bazı peygamberler ile ilgili kıssaların neden anlatıldığını açıklamaktadır. Burada kısaca değinilen Hz. Nûh'un kıssası, 11:25-48'de daha detaylı olarak işlenmektedir.

75. Nûh [işte bu sebeple] Bize yalvarmıştı ve Bizim cevabımız ne güzeldi:
76. çünkü o'nu ve ailesini o korkunç felaketten (29) kurtardık,

29 - Yani, Tufan'dan.
77. soyunu [yeryüzünde] kalıcı yaptık;
78. ve böylece o'nun sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmasını sağladık: (30)

30 - Lafzen, "ona ... bıraktık", yani ardından gelen selâmlamada ifadesini bulan "bu övgüyü" veya "hatırlanmayı".

79. "Bütün âlemlerde Nûh'a selâm olsun!"
80. İşte Biz güzel işler yapanları böyle ödüllendiririz;
81. çünkü o, Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı;
82. [böylece o'nu ve kendisini izleyenleri kurtardık,] ve sonra ötekileri suda boğduk.
83. DOĞRUSU İbrahim de o'nun yolundan gidenlerdendi,
84. Rabbine tertemiz bir kalp ile yönelmişti,
85. babasına ve halkına şöyle seslenmişti: "Siz neye tapıyorsunuz?
86. Bir yalan[a] -Allah'tan başka güçler[e]- [boyun eğmek] mi istiyorsunuz?
87. Öyleyse âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?" (31)

31 - Hz. İbrahim'in itirazı şöyle devam eder: "Bir Yaratıcı'nın ve evrenin bir Sahibi'nin olduğuna inanıyor musunuz?" Bu soruya kavmi olumlu cevap verecek durumdaydı, çünkü Üstün bir Varlığa inanmak, onların dinlerinin temel bir parçasıydı. İtirazın daha sonraki safhası şöyle olacaktı: "Öyleyse nasıl olur da evrenin bir Yaratıcı'sı olduğuna inandığınız halde putlara -kendi ellerinizle yaptıklarınıza- da taparsınız?"

88. Sonra yıldızlara gözünü dikti, (32)

32 - İbrahim'in, ilk yıllarda, Allah'ı yıldızlar, güneş ve ay ile özdeşleştiren yersiz çabalarına atıf (bkz. 6:76-78).

89. ve "Ben kesinlikle [gönlümden] rahatsızım!" (33) dedi,

33 - Zımnen, "Allah'tan başka putlara tapmanızdan dolayı" (İbni Kesîr, karş. Lane IV, 1384).

90. bunun üzerine onlar ona arkalarını döndüler ve uzaklaşıp gittiler.
91. O da onların tanrılarına gizlice yaklaştı ve "Ne o! [Önünüze konulmuş nimetlerden] yemiyor musunuz?
92. Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?" dedi.
93. Sonra üzerlerine yürüyüp onlara sağ eliyle (34) vurdu.

34 - Yani, "Bütün gücüyle". Daha sonra meydana gelen olaylar için bkz. 21:58 vd.

94. Bunun üzerine diğerleri koşarak o'na doğru geldiler [ve yaptığından dolayı o'nu suçladılar].
95. O, "Siz" dedi, "kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz?
96. Oysa sizi de, sizin yonttuklarınızı da yaratan Allah'tır!"
97. Onlar, "Bir odun yığını (35) hazırlayın ve o'nu yanan ateşin içine atın!" diye bağırdılar.

35 - Lafzen, "bir bina" veya "bir yapı".

98. Ona kötülük yapmak istediler, ama Biz [onların planlarını bozduk ve böylece] onları küçük düşürdük. (36)

36 - Bkz. sure 21, not 64.

99. [İbrahim,] "Ben" dedi, "[bu toprakları terk edeceğim ve] Rabbim beni ne tarafa sevk ederse oraya gideceğim!" (37)

37 - Lafzen, "Rabbime gideceğim: O, bana doğru yolu gösterecektir".

100. [Ve şöyle yalvardı:] "Ey Rabbim! Bana dürüst ve erdemli [olacak bir erkek çocuk] bağışla!"
101. Bunun üzerine ona [kendisi gibi] yumuşak huylu bir erkek çocuk (38) müjdeledik.

38 - Yani, Hz. İbrahim'in ilk oğlu Hz. İsmail'i.

102. Ve [bir gün, çocuk, babasının] tutum ve davranışlarını anlayıp paylaşacak olgunluğa eriştiğinde (39) babası şöyle dedi: "Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm: bir düşün, ne dersin?" [İsmail]: "Ey babacığım" dedi, "sana emredilen neyse onu yap: İnşallah beni sıkıntıya göğüs gerenler arasında bulacaksın!"

39 - Lafzen, "Onunla birlikte yürüme [yahut "çaba gösterme"] çağına geldiğinde": Bu ifade, çocuğun babasının inançlarını ve hedeflerini anlayacak ve paylaşacak bir yaşa gelmesini anlatmaktadır.

103. Fakat ikisi Allah'ın emri [olarak gördükleri]ne kendilerini teslim edince (40) ve [İbrahim] onu yüzüstü yatırınca,

40 - Yukarıdaki parantez içi ifadenin bu pasajı doğru anlamak için gerekli olduğuna inanıyorum. Burada Allah lafzı açık bir şekilde zikredilmese de Kur'an terminolojisinde bu eslemâ fiili, notlarda defalarca işaret edildiği gibi, "kendini Allah'a, yahut Allah'ın iradesine teslim etti" anlamına gelir. Bu nedenle, yukarıdaki ayette geçen ikil eslemâ hali de, ilk bakışta, bu anlama sahip görünmektedir. Ancak, ayetin devamı, Hz. İsmail'in kurban edilmesinin Allah'ın emri olmadığını açıkça gösterdiğinden, onun ve babasının "Allah'ın iradesine kendilerini teslim etmeleri", bu bağlamda, yalnız sübjektif bir anlama sahip görünmektedir -yani "Allah'ın iradesi olarak düşündükleri/gördükleri isteğe" teslim olmaları anlamını taşımaktadır.

104. kendisine seslendik: "Ey İbrahim,
105. sen şimdiden o rüya[nın amacı]nı yerine getirmiş oldun!" (41) İşte iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz:

41 - Yani, Hz. İbrahim'in rüyasının manevî/ahlakî anlamı, o'nun hayattaki en değerli varlığını Allah'ın iradesi olarak gördüğü bir işaret üzerine (bkz. önceki not) kurban etmeye hazır olup olmadığının denenmesinde yatmaktadır.

106. çünkü bu, gerçekten apaçık bir sınama idi. (42)

42 - Yani, bu şiddetli imtihan açıkça Hz. İbrahim'in onu yüklenebileceğine işaret etmekte ve böylece, bizâtihî Allah'ın bir ödülü olan yüksek bir ahlakî imtiyaz oluşturmaktadır.

107. Ve fidye olarak o'na büyük bir kurban (43) verdik,

43 - ‘Azîm ("muazzam" veya "kudretli") sıfatı, bu kurbanın, Hz. İbrahim'in daha sonra bulup Hz. İsmail'in yerine kestiği (Tekvîn xxii, 13) bir koç olduğu yorumunu zayıflatmaktadır. Bana göre, burada sözü edilen kurban, her yıl yüzbinlerce müminin Mekke'ye yaptıkları hacc ziyaretinde tekrarladıkları kurbandır ki, bu, Hz. İbrahim ve İsmail'in yaşadıkları tecrübenin anılması demek olup İslam'ın "beş esası"ndan birini oluşturmaktadır. (Bkz. 22:27-37, ayrıca 2:196-203.)

108. böylece o'nun sonraki kuşaklar tarafından şöyle hatırlanmasını sağladık: (44)

44 - Bkz. ayet 78, not 30.

109. "İbrahim'e selâm olsun!"
110. Biz iyileri böyle ödüllendiririz,
111. çünkü o Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı.
112. Ve [zamanı geldiğinde] o'na, [kendisi de] bir peygamber [olan] dürüst ve erdemli birini, İshâk'ı müjdeledik;
113. o'nu ve İshâk'ı kutsadık: ama onların soyundan iyi işler yapan da çıkacak, kendisine açıkça zulmeden de. (45)

45 - Yani, kötülük yapan. Kur'an'ın bu haberi, diğer birçok yerde olduğu gibi, Yahudilerin, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub'un soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini "seçilmiş bir millet" olarak görmelerini ve bu nedenle, peşinen (a priori) Allah'ın rızasına mazhar oldukları şeklindeki gerçek dışı övünmelerini reddetmektedir. Başka bir deyişle, Allah'ın bir peygamberi veya velîyi takdîs etmesi, onların soyundan gelenlere sırf bu sebeple özel bir statü kazandırmaz.

114. BİZ, Musaya ve Harun'a da lütufta bulunduk; (46)

46 - Yani, onların kendi faziletlerinden dolayı, yoksa Hz. İbrahim ve İshâk'ın soyundan geldikleri için değil (bkz. önceki ayet ve not).

115. o'nları ve kavimlerini büyük bir [kölelik] felaket[in]den kurtardık,
116. ve kendilerine yardım ettik de [sonunda] zafer kazanan onlar oldu.
117. Onlara [doğru ile eğriyi] ayırd eden ilahî kelâmı (47) verdik,

47 - Yani, "Tevrat'ı, ki onda Yahudi itikadına mensup olanlar için ... bir rehberlik ve aydınlık vardı" (5:44).

118. ve onları doğru yola ilettik,
119. ve sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmalarını sağladık:
120. "Musa'ya ve Harun'a selâm olsun!"
121. İyileri işte böyle ödüllendiririz,
122. çünkü o'nların ikisi de gerçekten inanmış kullarımızdandı.
123. KUŞKUSUZ, İlyas [da] elçilerimizden biriydi (48)

48 - Kitâb-ı Mukaddes'de (I Krallar xvii vd. ve II Krallar i-ii) İbranî Peygamberi Elijah'ın (Arapça'da İlyâs) Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı'nda yaşadığı ve arkasından Elisha'nın (Arapça'da el-Yese‘) geldiği anlatılır. Yukarıda o'nun "elçilerden biri" (mine'l-murselîn) olduğunun vurgulanması, Allah'ın "hiçbir peygamberi arasında ayrım yapmadığı" şeklindeki Kur'ânî prensibi hatırlatır (karş. 2:136 ve 285, 3:84, 4:152 ve ilgili notlar).

124. ve kavmine şöyle seslenmişti: "Allah'a karşı sorumluluğunuzu idrak etmez misiniz?
125. Ba‘l'e yalvarıp sanatkarların en güzelini, (49) [Allah'ı] bırakır mısınız,

49 - Ahsenu'l-hâlikîn'in bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 23, not 6. Ba‘l terimi (Avrupa dillerinde geleneksel olarak Baal şeklinde okunur) bütün eski Arapça lehçelerinde -İbranice ve Fenike dilleri dahil- "efendi" veya "ileri gelen" anlamına gelir. Bu terim, özellikle Suriye ve Filistin'de eski Samîler tarafından tapınılan birçok "erkek" putun her birine verilen bir şeref payesi olarak kullanılırdı. Eski Ahid'de bu isim, bazan "putperestliğin" -Kitâb-ı Mukaddes'e göre ilk İsrailoğulları'nın çok sık işledikleri bir günah- genel bir tanımlaması olarak geçer.

126. Allah'ı, sizin ve evvelki atalarınızın Rabbini?"
127. Fakat onlar (İlyas'ı) yalanladılar: bu nedenle [Hesap Günü] kesinlikle yargılanacaklardır,
128. yalnız Allah'ın halis kulları hariç;
129. ve o'nun sonraki nesiller arasında yaşayıp anılmasını sağladık:
130. "İlyas'a ve o'nun yolundan gidenlere selâm olsun!" (50)

50 - Yukarıdaki ayette kullanılan İlyâsîn formu, ya İlyas'ın (Elijah) bir varyantıdır, yahut daha büyük bir ihtimalle çoğul bir anlam -"İlyaslar"- ifade etmek için kullanılmıştır ki bu da "İlyas ve o'nun izinden gidenler" (Taberî, Zemahşerî, vb.) demektir. Taberî'ye göre, Abdullah b. Mes‘ûd bu ayeti "İdrâsîn'e selâm olsun" şeklinde okurdu ki bu da, bize İdris'in bir varyantını veya çoğul biçimini ("İdris ve izleyicileri") vermekten ayrı olarak, Hz. İdris ve İlyas'ın, aynı kişinin, yani Kitâb-ı Mukaddes'deki Elijah'ın iki değişik adı olduğu görüşünü destekler. (Bkz. ayrıca 19:56, not 41).
131. İyileri işte böyle ödüllendiririz,
132. çünkü o, gerçekten inanmış kullarımızdan biriydi!
133. ŞÜPHESİZ, Lût da elçilerimizden biriydi;
134. [dolayısıyla, o'nun günahkar ülkesini (51) cezalandırırken] kendisini ve aile efradını kurtardık,

51 - Bkz. 7:80-84 ve 11:69-83.

135. geride kalanlar arasında bulunan yaşlı bir kadın dışında; (52)

52 - Bu kadın, 7:83 ve 11:81'den açıkça anlaşılacağı gibi, geride kalmayı tercih eden Hz. Lût'un karısıdır (karş. 7:83, not 66).

136. ve sonra diğerlerini tamamen yok ettik:
137. siz [bugüne kadar] onların yurtlarından gelip geçmektesiniz (53) her sabah

53 - Lafzen, "siz onların yanından geçiyorsunuz", yani onların yaşadıkları yerlerden (bkz. 15:76 ve ilgili not 55).

138. ve her akşam. O halde (bakıp da) aklınızı kullanmıyor musunuz?
139. ŞÜPHESİZ, Yunus da elçilerimizden biriydi,
140. kaçak bir köle gibi, yüklü bir gemiye (binip) kaçmıştı. (54)

54 - Yani, Allah tarafından kendisine emanet edilen görevi terk etmişti (bkz. Hz. Yunus'un kıssasının ilk bölümünü anlatan sure 21, not 83) ve böylece, Kitâb-ı Mukaddes'in sözleriyle (Yunus'un Kitabı i, 3 ve 10) "Tanrının mevcudiyetinden/varlığından kaçma" günahını işlemişti. İbâk masdar ismi (ebeka fiilinden türetilmiştir), ilk anlamıyla, "kölenin efendisinden kaçması"nı ifade eder. Burada Hz. Yunus'un "kaçak bir köle gibi kaçıp uzaklaşması"ndan söz edilmektedir, çünkü o, -Allah'ın Elçisi olduğu halde- şiddetli bir öfkenin baskısıyla görevini terk etmişti. Arkasından gelen "yüklü gemi" ifadesi, Hz. Yunus kıssasının en önemli temsîlî kısmına atıf yapmaktadır. Gemi bir fırtınaya yakalanmış ve batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; gemiciler bu durum karşısında "arkadaşlarına, gelin kur‘a çekelim ki kimin yüzünden bu felaketin başımıza geldiğini anlayalım dediler" (Yunus'un Kitabı i, 7). Hz. Yunus da bu yöntemi kabul etti.

141. Ve sonra kur‘a çekilmiş, o, (kur‘ada) kaybedenlerden olmuştu; (55)

55 - Lafzen, "o [gemicilerle] kur‘a çekti ve kaybedenlerden oldu". Kitâb-ı Mukaddes'in kaydettiğine göre (Yunus'un Kitabı i, 10-15). Hz. Yunus, onlara, Tanrı'nın mevcudiyetinden kaçtığını ve kendisinin bu günahından dolayı hepsinin batma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını anlattı. "Ve onlara dedi ki: Beni kaldırın ve denize fırlatın. Belki o zaman deniz size karşı sakinleşir: çünkü benim yüzümden bu fırtına başınızda patladı... Bunun üzerine Hz. Yunus'u kaldırıp denize fırlattılar: ve denizin öfkesi sona erdi".

142. [sonra o'nu denize atmışlar ve] denizde büyük balık tarafından yutulmuştu, çünkü kınananlardan biriydi. (56)

56 - Hz. Yunus'un "büyük balığı"nın Kur'an'da açıkça geçtiği üç yerde de (yukarıdaki ayette ve 68:48'de el-hût olarak, 21:87'de ise en-nûn olarak) el belirtme takısı kullanılmıştır. Bunun sebebi muhtemelen şudur: Hz. Yunus kıssası o kadar meşhurdu ki "büyük balık" temsîline yapılan her değinme kendi kendini açıklayıcı (self-explanatory) bir özellik taşıyordu. Hz. Yunus'u yutan balığın içi, 21:87'de sözü edilen manevî çöküntünün derin karanlığını sembolize etmektedir: Peygamberlik görevinden ve böylece, "Tanrı'nın mevcudiyetinden" "bir kölenin kaçışı gibi kaçması"nın bunalımı. Bu arada, kıssanın, "insan[ın] zayıf yaratılmış" olması sebebiyle (4:28) peygamberlerin bile insan tabiatında mevcut olan zaaflardan uzak kalamadıklarını göstermek istediği söylenebilir.

143. Eğer o, [en derin bunalım anlarında bile] Allah'ın sınırsız şanını yüceltenlerden olmasaydı, (57)

57 - Yani, Allah'ı hatırlayan ve tevbe edenlerden: bkz. 21:87, kendi ifade tarzı içinde Hz. Yunus'un kıssasının evrensel anlamını gösteren ayet.

144. herkesin yeniden dirileceği güne kadar o (balığı)n karnında kalmış olacaktı:
145. ama biz o'nu manevî çöküntü/iç huzursuzluğu içinde ıssız bir kıyıya çıkarttık,
146. ve o'nun üzerinde [çorak toprakta] yetişen bir bodur fidan yeşerttik. (58)

58 - Yani, o'na gölge yapmak ve rahatlatmak için. Böylece Kur'an, Hz. Yunus ve balık temsîlini anlatabilmek için, kendi üslubunun karakteristiği olan mecazî bir anlatım ile, en kuru ve çorak topraktan bile bir ağacın yetişmesini sağlayabilen Allah'ın, aynı şekilde karanlıkta kaybolmuş bir yüreğin yeniden aydınlığa ve manevî hayata dönmesini de sağlayabileceğine işaret etmektedir.

147. Ve o'nu [bir kez daha kendi halkına,] yüzbin veya daha fazla [kişi]ye gönderdik:
148. onlar, [bu defa o'na] inandılar; (59) bunun üzerine Biz, verilen süre zarfında (60) onlara mutlu bir hayat yaşattık.

59 - Karş. 10:98'deki Yunus halkına yapılan gönderme. Bu kıssanın Kitâb-ı Mukaddes'deki versiyonu için bkz. Yunus'un Kitabı iii.

60 - Lafzen, "bir zaman için": yani, tabii hayatları/ömürleri süresince (Râzî, aynı zamanda Menâr XI, 483).

149. ŞİMDİ onlardan (61) sana cevap vermelerini iste: senin Rabbinin kızları var da onların [yalnız] erkek çocukları mı var? (62)

61 - Allah'tan başka varlıklara uluhiyet izafe eden halka yapılan bu atıf 4. ayetle ("şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir") ve 69-70. ayetlerle ("çünkü onlar atalarını eğri yol üzerinde buldular ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye can atıyorlar") ilişkilidir.

62 - Bu pasajın açıklaması için bkz. 16:57-59 ve ilgili notlar.

150. Yoksa melekleri dişi yarattık da o [meleklere ilahlık isnad ede]nler bunu gördüler mi?
151. Bazı insanlar (63) tamamen sahte ve yalan[a olan temayüllerin]den dolayı,

63 - Lafzen, "onlar".

152. "Allah [bir erkek çocuk] doğurdu" diyorlar; onlar elbette yalan söylüyorlar;
153. "O, kızları oğlanlara tercih etmiştir!" (64) [sözleri de yalandır.]

64 - Karş. 6:100 ("O'na erkek çocuklar ve kızlar isnad ettiler") ve ilgili notlar 87 ve 88. Bkz. aynı zamanda 17:40, not 49 ve 53:19-22 ve ilgili notlar.

154. Ne oluyor size, ne biçim karar veriyorsunuz? (65)

65 - Lafzen, "nasıl karar veriyorsunuz?".

155. Hiç düşünmüyor musunuz?
156. Yoksa [iddialarınızı doğrulayacak] açık bir deliliniz mi var?
157. Eğer doğru söylüyorsanız, kendi kitabınızı getirin!
158. Bazıları (66) da Allah ile bütün görünmez varlık türleri (67) arasında bir yakınlık uydurdular; oysa bu görünmez varlıklar [da] pekala bilir ki, onlar, [bu şekilde Allah'a isnadda bulunanlar,] mutlaka [Hesap Günü O'nun huzurunda] yargılanacaklardır: (68)

66 - Lafzen, "onlar".

67 - Bkz. Ek III. Birçok klasik müfessir, el-cinne teriminin burada meleklere işaret ettiği, çünkü meleklerin -bu kategoriye giren bütün varlıklar gibi- insan duyularının kavrayış alanı dışında bulundukları görüşünde oldukları halde, ben, yukarıdaki ayetin doğrudan görülemiyen, ama kendilerini etkileriyle hissettiren görünmez tabiat güçlerine işaret ettiğini düşünüyorum: bu varlıkların, burada, esas olarak "[insanın] duyularının ötesinde bulunan" anlamına gelen el-cinne çoğul ismi ile adlandırılmasının sebebi budur. Allah'a inanmayı reddeden insanlar, bu aslî varlıkları bilinçli bir yaratıcı güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görme eğiliminde olduklarından (karş. Bergson'un élan vital kavramı), Kur'an bunları kutsayanların sözkonusu varlıklar ile Allah arasında bir "yakınlık" uydurduklarını, yani onlara Allah'a ait bazı vasıflar ve güçler yakıştırdıklarını söyler.

68 - "Bilgi"nin tabiatın maddî güçlerine, buradaki gibi, mecazî bir yolla atfedilmesi konusunda bkz. 164-166. ayetler ve ilgili not 71.

159. [çünkü] Allah, insanların geliştirdiği her türlü tasavvurun üstünde, (69) sonsuz yüceliktedir.

69 - Bkz. 6:100'ün son cümlesi ile ilgili not 88.

160. Allah'ın halis kulları ise böyle [davranmazlar]:
161. çünkü ne siz [Allah'a iftirada bulunan]lar, ne de sizin taptıklarınız,
162. hiç biriniz, kimseyi kendi heves ve ayartmalarınıza boyun eğdiremezsiniz,
163. [kendi ayaklarıyla] yakıcı ateşe koşanlar hariç! (70)

70 - Sahih bir Allah inancı, tanımlanamaz olan Allah'ı tanımlama veya herhangi bir şeyi veya kimseyi kavramsal olarak O'na ortak koşma şeklindeki sapmaları tamamen dışlar; bu tür teşebbüslerde saklı bulunan yakıştırmalar ise, Allah inancının potansiyel anlamını tahrip eder ve böylece, kişinin manevî olarak çökmesine yol açar.

164. [Bütün tabiat güçleri Allah'a hamdeder ve şöyle derler: (71) ] "İçimizden hiç kimse yoktur ki [Allah tarafından] kendisi için tayin edilmiş bir yere sahip olmasın;

71 - Bunu izleyen mecazî "sözler", cansız varlıkların da "Allah'ı tesbîh ettiklerini/yücelttiklerini" belirten birçok ayet ile uyum halindedir; mesela "yedi gök ve yer ve onların içinde bulunan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır" (17:44), "Dağları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik" (21:79) yahut "Ey Dağlar! Onunla birlikte Allah'ı yüceltin/tesbîh edin!" (34:10). Aynı şekilde, eşyanın gölgesi bile "Allah'a secde etmekte"dir (16:48).

165. biz de [ibadetlerimizde O'nun önünde] saf tutarız;
166. ve şüphesiz biz de O'nun sınırsız şanını yüceltiriz!"
167. GERÇEK ŞU Kİ, o [hakikati inkar ede]nler her zaman şöyle derler:
168. "Eğer atalarımızdan [bu yönde] bir gelenek (72) devralmış olsaydık,

72 - Lafzen, "eskilerden bir uyarıcı (zikr)": bkz. yukarıdaki 69-70. ayetler ile ilgili not 27. Müfessirlerin çoğu, buradaki zikr teriminin, Kur'an'da sıkça rastlandığı gibi, "ilahî kelâmı/kitabı" kasdettiği görüşündedirler. Ama bana göre bu kavramın, burada, (onlar için biraz şaşırtıcı olan) Allah'ın birliği ve benzersizliği mesajını taşıyan bir geleneğe işaret etmiş olması daha muhtemeldir; çünkü metin ile daha uyumludur.

169. kesinlikle Allah'ın halis kulları olurduk!"
170. Ama [işte bu ilahî kelâm önlerine konulduğu halde,] onu kabul etmeye yanaşmıyorlar! Ama zamanla [reddettikleri şeyin ne olduğunu] öğreneceklerdir:
171. çünkü uzun zaman önce kullarımız olan elçilere söz verdik:
172. kendilerine mutlaka yardım edilecektir
173. ve [sonunda] galip gelecek olan mutlaka Bizim ordumuz olacaktır.
174. Bu sebeple, o [hakikati inkar ede]nlerden bir süre uzak dur
175. ve onları[n kim olduklarını] gör; (73) onlar [da] zaman içinde [şimdi görmediklerini] göreceklerdir. (74)

73 - Yani, kendilerini saptıran insanlar olduklarını. Besura fiili (kelime anlamıyla, "gördü" yahut "görür oldu"), burada, "aklen görmek" veya "görüş sahibi olmak" anlamlarında kullanılmıştır.

74 - Yani onlar, hakikati ve bunu reddetmenin başlarına getireceği belayı anlayacaklardır: burada açıkça Hesap Günü'ne atıf yapılmaktadır.

176. Onlar azabımızın çabuklaştırılmasını acaba [gerçekten] istiyorlar mı? (75)

75 - Bu, Kur'an'ı ilahî bir kitap olarak görmeyen insanların, "eğer bu, gerçekten Allah'tan gelen bir hakikat ise" onunla cezalandırılmalarını istemeleri şeklindeki gülünç taleplerine işarettir (bkz. 8:32 ve ilgili not.)

177. Eğer öyleyse, o [azap] bir kez başlarına geldiğinde, uyarılmış olanların uyanması kötü olacaktır! (76)

76 - Lafzen, "o [azap] yurtlarının üstüne çöktüğünde, sabahları ne kötü [yahut "ne acıklı"] olacaktır ..." vd. Eski Arap dilinde "felaket [yahut "bela] şunun evi üstüne çöktü (nezele)" sözü, felaketin orada yaşayan kişi veya kişilerin üstüne inmesini veya onla-rı kuşatmasını ifade eder (Taberî). Buradaki sabâh terimi ise, "uyanma"nın bir simgesidir.

178. Bu sebeple onlardan bir süre uzak dur,
179. ve [onların ne olduklarını] gör; zamanla onlar [da şimdi görmediklerini] göreceklerdir.
180. KUDRET ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde [bir yüceliğe sahip]tir.
181. O'nun bütün elçilerine selâm olsun!
182. Ve hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur!