Meal Seç / Sure Seç

Yunus Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

10 - Yunus
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Adını 98. ayetinde bir tek kere sözü geçen "Yûnus toplumu"ndan alan bu surenin hemen hemen tamamı Mekke'de ve muhtemelen Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden ancak bir yıl kadar öncesine giden bir dönem içinde vahyedilmiştir. Bazı otoriteler 40. ayetle 94 ve 95. ayetlerin Medine dönemine ait olduğu görüşünde iseler de bu konuda inandırıcı bir delil bulunmamaktadır. Öte yandan, surenin, iniş sırasına göre 17. sure (İsrâ') ile 11. sure (Hûd) arasında yer aldığı konusunda herhangi bir ihtilaf yok gibidir. Yûnus suresinin merkezî teması vahiy olgusunun kendisidir ve sure boyunca, özellikle, Kur'an'ın Muhammed (s)'e indirilen bir vahiyden başka bir şey olmadığı ve dolayısıyla o'nun, hakkı inkar edenlerin ileri sürdükleri gibi (15-17, 37-38 ve 94. ayetler), Muhammed (s) tarafından "uydurulmuş" ve sonra da yine o'nun tarafından Allah'a yakıştırılmış düzmece bir kitap olmadığı, olamayacağı üzerinde durulmaktadır. Surenin bu tema çevresinde örülen dokusu, hemen hepsi gönderildikleri toplumların çoğunluğu tarafından reddedilmiş, yalanlanmış önceki peygamberlere ilişkin atıflarla örülmüş ve bütün bunlarla, asıl verilmek istenen mesaj, İslam'ın temel ilke ve öğretileri, çok yönlü olarak sergilenmiştir: bu cümleden olarak, Allah'ın birliği, eşsiz-ortaksız olduğu, mutlak ve sınırsız kudreti; insanoğluna indirdiği vahyin sürekliliği (sonrakinin öncekini teyid ve tekid etmesi); ölümden sonra dirilmenin, Allah'ın nihaî yargısının kesinliği, kaçınılmazlığı ve nihaî bir uyarma ve hatırlatma olarak da (108. ayette) "her kim ki doğru yolu izlemeyi seçerse, bunu kendi lehine seçmiş olacaktır; ve her kim ki sapıklığı seçerse bunu kendi aleyhine seçmiş olacaktır" gerçeği ortaya konmuştur.
1. Elif-Lâm-Râ. (1) BUNLAR hikmetle (2) dolu olan ilahî kitabın ayetleridir.

1 - Bkz. Ek II.

2 - Canlı bir varlığı nitelediği zaman "hakîm" sözcüğüyle çevirilmesi mümkün olan hikmet terimi burada hikmet taşıyan, hikmet bildiren şey ya da vasıta anlamına geliyor. Bazı klasik müfessirler (Taberî gibi) burada sözü geçen "ilahî kitap"tan kasdın bir bütün olarak Kur'ân olduğu görüşündeyken, diğerleri (Zemahşerî gibi) bununla özellikle bu surenin işaret edilmiş olduğu görüşündedirler. Sonraki ayetler gözönünde bulundurulacak olursa, ilk görüş bize daha tercihe şayan görünüyor.

2. Kendi içlerinden birine, (3) "Bütün insanlığı uyar; imana erişenlere, her bakımdan içtenlikli ve dürüst olmakla Rablerinin katında öteki herkesten ileri geçtiklerini (4) müjdele" diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? [Yalnızca] hakkı inkar edenler, "Bakın, bu (adam) düpedüz bir büyücü!" (5) derler.

3 - Bu atıf önceki surenin son kısmıyla ve özellikle "[Ey insanlar,] size kendi içinizden bir Elçi gelmiştir" cümlesiyle ilgilidir (9:128; keza bkz. 50:2'de 2. not).

4 - Lafzen, "doğrulukta (sıdk) öne geçtiklerini (kadem)". Sıdk terimi, kişinin duyup düşündükleri ile söylediği, yaptığı yahut bir tutum, bir tavır olarak sergilediği şey arasındaki uyumu, bağdaşmayı ifade etmektedir.

5 - Lafzen, "doğrusu, o apaçık bir sihirbaz (sâhir)" -Kafirler bununla, "kendi içlerinden çıkan bu adamın" (yani, Muhammed (s)'in) gerçekte Allah'tan herhangi bir vahiy almadığını, fakat sadece büyüleyici, etkileyici bir belâgatla (bu anlam örgüsü içinde sihr sözcüğünün anlamı budur) yandaşlarını sürüklediğini söylemek istiyorlar. Kur'ân'ın da sık sık işaret ettiği gibi bu itham yalnızca Muhammed (s)'e değil, inanmayanlar tarafından önceki peygamberlere de yöneltilmiştir. "Hakkı inkar edenler" terimi, bu anlam örgüsü içinde, özellikle ilahî vahiy fikrini ve dolayısıyla peygamberlik olgusunu peşinen (a priori) reddeden kimselere işaret etmektedir.

3. GERÇEK ŞU Kİ, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra da kudret ve egemenlik makamına geçip varlığı yöneten Allah'tır. (6) O'nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kimse yoktur. (7) İşte böyledir sizin Rabbiniz: öyleyse [yalnızca] O'na kulluk edin: artık bunu (iyice) aklınızda tutmayacak mısınız?

6 - Bkz. 7. sure, 43. not. İlahî vahye inanmak, doğal olarak, var olan her şeyin kaynağı, varlığı kendinden başka hiçbir şeye bağlı olmayan yaratıcısı olarak Allah'ın varlığına inanmayı da gerektirdiği için, surenin girişindeki Kur'ânî vahye ilişkin atfı, Allah'ın yaratıcı kudretinin anılması, hatırlatılması izlemiştir.

7 - Lafzen, "hiçbir şefaatçi yoktur, O'nun izninden sonra olmadıkça". Karş. 2:255 -"Kim şefaat edebilir O'nun katında, O'nun izni olmadan?" Bu öğretileriyle Kur'an, yaşayan ya da ölmüş bulunan peygamber ve velîlerin şartsız ya da kendiliklerinden şefaat ve aracılık yapabilecekleri yolundaki avamî (popular) inancı reddetmektedir. Kur'an'da başka yerlerde de işaret edildiği gibi (örn. 20:109, 21:28 ya da 34:23), Allah, dünya hayatında tevbeleri ve olumlu çabalarıyla Allah'ın bağışlamasını ve hoşnutluğunu (rızâ) zaten kazanmış bulunan günahkarlar için Yargı Günü'nde peygamberlere sembolik olarak şefaat etme, kayırma izni verecektir (bkz. 19:87 ve ilgili 74. not); bir başka ifadeyle, peygamberlere verilen şefaat hakkı ya da yetkisi, bu anlamda, sadece Allah'ın bu günahkarları bağışlamasının bir ifadesi olacaktır. Yukarıda bağımsız ve şartsız şefaatin reddedilmesi, Allah'ın sadece ilimde "vasıta" kabul etmeyen ‘Âlim-i Mutlak olduğunun değil, fakat aynı zamanda O'nun değişmeyen, mutlak irade sahibi Tek İlah olduğunun da ifadesidir. Bu anlamda yukarıdaki ayet, Allah'ın yaratıcı kudretinden söz eden daha önceki ayetle bağlantılıdır. (Bkz. aşağıda 27. not.)

4. Hepiniz topluca O'na döneceksiniz: bu Allah'ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O [insanı] bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor (8) ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin. Hakkı inkara yeltenenleri ise, hakkı inat ve ısrarla reddetmelerinden ötürü yakıcı bir umutsuzluk içkisi (9) ve can yakıcı bir azap beklemektedir.

8 - Yani, onu yeni bir yaratıcı eylem ve iradeyle yeniden diriltecektir. Burada, yu‘îduhû (onu yeniden ortaya çıkarır/yeniden yaratır) fiilinin insanın bireysel dirilişine ilişkin olduğu sonraki ayetten de açıkça anlaşılmaktadır. Halk ismi ilk planda "yaratma" eylemini (başlangıçta var olmayan şeyi var etmek eylemini), sonra yaratmanın sonuç ya da hedefini, yani "yaratılmış varlık" (ya da "varlıklar") ve nihaî olarak da, kelimenin "insan" türünü işaret eden çağrışımı içinde "insanlık"ı ifade eder.

9 - "Yakıcı umutsuzluk" olarak hamîm sözcüğüne ilişkin çevirimiz için bkz. 6. sure, 62. not.

5. Güneşi parlak bir ışık [kaynağı] ve ayı aydınlık kılan, (10) ve yılların sayısını bilesiniz, [zamanı] ölçebilesiniz diye ona evreler koyan O'dur. Bunların hiç birini Allah bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değildir. (11) (Allah), bilmek isteyen bir topluluk için ayetlerini ayrıntılı olarak (işte böyle) açıklıyor:

10 - Her ikisi de "ışık" ya da "aydınlık"ı gösterdikleri için ziyâ ve nûr isimleri sık sık birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler; fakat çoğu dilbilimci ziyâ (ya da dav') teriminin daha yoğun bir ışığı çağrıştırdığı ve dolayısıyla, güneşin ya da ateşin ışığında olduğu gibi, "kendi gücüyle var olan bir ışığı", yani bir "ışık kaynağını" belirtmek için kullanıldığı; ama nûr teriminin, varlığı "başka bir şeyin varlığıyla kaim olan", yani ay gibi ışığını başka bir kaynaktan alan aydınlığı ifade ettiği görüşündedirler (Tâcu'l-‘Arûs'a dayanarak Lane V, 1809).

11 - Lafzen, "Allah bunu ancak hak olarak yaratmıştır" yani, her yanıyla hikmetli olan küllî bir planla uyumlu olarak belli bir amacı gerçekleştirmek üzere (Zemahşerî, Beğavî, Râzî): evrende bilfiil (existent) ya da bilkuvve (potential) var olan soyut ya da somut her şeyin anlamlı olduğuna, belli bir amaca dayandığına; hiçbir şeyin "tesadüfî" olmadığına işaret eden bir ifade. Karş. 3:191 -"Ey Rabbimiz! Sen bunları[n hiçbirini] anlamsız ve amaçsız (bâtılen) yaratmadın"; ve 38:27 -"Biz, hakikati inkar edenlerin sandığı (zann) gibi, göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık".

6. Çünkü, gerçekten de, geceyle gündüzün ardarda gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde, O'na karşı sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için mutlaka işaretler vardır!
7. Beri yandan, er geç Bizim karşımıza çıkacaklarına inanmayıp (12) kendilerini bu dünya hayatıyla hoşnut kılmaya çalışanlara, onun ötesini gözetmeyenlere (13) ve (böylece) Bizim ayetlerimizi umursamayanlara gelince:

12 - Lafzen, "Bizimle karşılaşacaklarını ummayanlar [beklemeyenler]": sözü geçen kimselerin ölümden sonraki hayata ve dolayısıyla Allah'ın nihaî yargısına inanmadıklarını dile getiren bir ifade.

13 - Lafzen, "onunla doyuma ulaşanlara..." -yani, bu dünya hayatına var olan tek realite olarak bakan ve ölümden sonra dirilme fikrini, hayal olarak görüp ciddiye almayanlar.

8. yapageldikleri [bütün o kötülüklerden] ötürü onların varacağı yer ateştir.
9. [Ama], doğrusu, imana erişip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, Rableri imanlarından dolayı onları doğru yola eriştirmektedir. [Ahirette] nimetlerle dolu hasbahçelerde onların ayakları altında (14) dereler, ırmaklar çağıldayacaktır;

14 - Lafzen, "onların altlarından".

10. orada [o mutluluk makamında] onlar "Ey Allahım! sınırsız kudret ve izzetinle ne yücesin!" diye çığrışırlar; (15) ve onlara, "Size selâm olsun" diye karşılık verilir; (16) bunun üzerine onlar da son söz olarak: "Bütün övgüler, âlemlerin Rabbi olan Allah'a özgüdür!" derler.

15 - Lafzen, "orada onların çığırışı (da‘vâ) ..." ilh.

16 - Lafzen, "Orada onların (birbirlerine) dirlik, esenlik dilemeleri ‘selâm' (olsun şeklinde) [olacak]tır". Selâm teriminin açıklaması ve sözcüğün iç huzura erme, yetkinlik ve kötü olan her şeye karşı güvenlik içinde olma yönündeki esas çağrışımları için bkz. 5. sure, 29. not.

11. [İMDİ], eğer, onların iyilik [olarak gördükleri şeyin kendilerine] ulaşmasını aceleyle istedikleri gibi, Allah da insanlara [günahları yüzünden hak ettikleri] şerri tezelden verseydi, onların sonu çarçabuk gelmiş olurdu! (17) Ama Biz, Bizimle ergeç karşılaşacaklarına inanmayanları (18) o kurumlu azgınlıkları içinde körcesine bocalayıp dururlarken kendi hallerine bırakırız.

17 - Lafzen, "kendileri için belirlenmiş süre[nin sonu] gerçekleştirilmiş olurdu:" ilk planda, insanın zayıf yaratılışlı (karş. 4:28) ve dolayısıyla günaha yatkın olduğunu; ikinci olarak, Allah'ın Kendisi için rahmet ve merhameti ilke olarak seçtiğini (bkz. 6:12 ve ilgili not) ve sonuç olarak da, günahkar kimseleri çevre ve ortamı hesaba katmadan cezalandırmayacağını ve onlara tevbe edip doğru yola girmeleri için zaman verdiğini îma eden bir ifade.

18 - Bkz. bu ayetin ilgili olduğu 7. ayet.

12. Zaten, insanın başına bir sıkıntı gelince yan yatarken de, oturup kalkarken de (19) Bize yalvarıp yakarır; ama ne zaman ki sıkıntısını gideririz, başına gelen sıkıntıdan kendisini kurtaralım diye sanki Bize hiç yalvarıp yakarmamış gibi (20) [nankörce] davranmaya devam eder! Kendi güçlerini boşa harcayan (budala)lara, (21) yapıp-ettikleri işte böyle güzel görünür.

19 - Bu üçlü mecazî ifade, insanın kendini içinde bulduğu mümkün değişik durum ya da konumları dile getirmek üzere Kur'an'da sık sık kullanılmaktadır. Felaket anlarının çaresizlik duygusu içinde "Allah'a yalvarıp yakarmak" ifadesi, kendini "bilinemezci" (agnostic) sayan ve pozitif düşünce saplantısı içinde Allah inancını kendilerine yakıştıramayan pek çok insanın bu gibi durumlardaki içgüdüsel tepkisini dile getiriyor. (Bkz. yine aşağıda 22-23. ayetler ve keza 6:40-41.)

20 - Lafzen, "Başına gelen sıkıntıdan ötürü sanki Bize (ilâ) hiç yalvarmamış gibi".

21 - Çoğu yerde (örn. 5:32 ya da 7:81) "aşırılığa düşmüş; aşırılığa meyleden; aşırı davranan; savurgan; tutumsuz" ya da (6:141'de olduğu üzere) "boşa harcayan" kişi anlamına gelen müsrif terimi, yukarıdaki anlam akışı içinde, "kendi kendini heder eden, harcayan" (Râzî), yani sadece bedensel dürtülerine bağlı kalıp, ahlakî yükümlülüklerden, ahlakî endişelerden uzak kalan ve böylece ruhsal yetilerini boşa harcayan kişi anlamında kullanılmıştır. (Karş. Kur'an'da sık sık kullanılan ve bizim "kendi kişiliklerini boşa harcayanlar" olarak tercüme ettiğimiz ellezîne hasirû enfusehum ifadesi.) Burada kullanılan anlamıyla isrâf (lafzen "savurganlık" ya da "ölçü, itidal eksikliği") terimi hemen hemen, önceki ayette geçen tuğyân (kibirli/kurumlu azgınlık, taşkınlık) teriminin eş anlamlısıdır (Menâr XI, 314) ve aynı tip insana yakışan davranış tarzına işaret eder. "Yapıp-ettikleri kendilerine güzel görünür" ifadesi, hayat boyunca "kendilerini, kendilerine verilen güç ve yetileri boşa harcayanlar"ın düşüncesiz rahatlıklarını, budalaca kendilerinden hoşnutluklarını dile getirmektedir.

13. Ve gerçek şu ki, sizden önce, kendilerine gönderilen peygamberler onlara hakkın apaçık delillerini getirdikleri halde [inat ve ısrarla] zulüm (ve kötülük) yapmaya devam ettikleri zaman, nice nesilleri yok ettik; çünkü onlar [bu delillere ya da peygamberlere] inanmayı reddettiler. Biz işte böyle cezalandırırız, günaha gömülüp giden toplumları. (22)

22 - Karş. 6:131-132. Bizim "kendilerine gönderilen peygamberler" diye çevirdiğimiz ifade aslında "onların peygamberleri" şeklindedir. Günahkarların inanmaya yanaşmamaları, orijinal metinde, ve mâ kânû li-yu'minû (ve inanmadılar) ifadesiyle verilmektedir.

14. Ve derken sizi yeryüzünde onların ardılları kıldık ki nasıl davranacağınıza bakıp değerlendirelim.
15. VE [hal böyleyken:] ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine okunup ulaştırılsa, o Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler, "Bize bundan başka bir söylem/bir öğreti getir; ya da bunu değiştir" (23) diyecek olurlar. [Ey Peygamber] de ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem olacak şey değil; ben ancak bana vahyedilene uyarım. Bakın, [bu konuda] Rabbime baş kaldıracak olursam, dehşet veren o [Büyük] Gün (gelip çattığında) azabın [beni bulmasın]dan korkarım!"

23 - Zımnen şunu demek isterler: "neyin eğri neyin doğru olduğu konusunda bizim kendi görüşlerimize uyan bir öğreti getir". Yukarıda ayette geçen ifade, (hem Hz. Peygamber zamanında hem de sonraki çağlarda) pek çok bilinemezci (agnostic) tarafından Kur'an'ın ahlaka ve ahirete ilişkin öğretilerine yöneltilen son derece indî eleştirilere ve özellikle böylelerinin, Kur'an'ın Muhammed (s)'in kendi "uydurması" olduğu ve dolayısıyla kendi kişisel görüşlerinden başka bir şey ifade etmediği yolundaki iddialarına ilişkin îma yollu bir atıf durumundadır. "Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler" ifadesi için bkz. yukarıda 12. not.

16. De ki: "Allah [başka türlüsünü] dileseydi, size bu [ilahî kelâmı] okuyup duyurmazdım; O da size ulaştırmazdı onu. Gerçek şu ki, bu [vahiy bana gelmezden] önce bir ömür boyu aranızda bulundum: öyleyse, yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?" (24)

24 - Hz. Peygamber'in diliyle ifade edilen bu muhakemenin iki yönlü bir yüklemi vardır. Çok genç yaşlarından beri Muhammed (s) çevresinde dürüstlüğü, güvenilirliği ve tutarlılığıyla tanınmıştır, o kadar ki Mekkeli hemşehrileri bu yüzden ona el-emîn ("Dürüst, Güvenilir") sıfatını yakıştırmışlardır. Buna ilaveten, (döneminde Araplar arasında oldukça yaygın bir eğilimin tersine,) o hayatı boyunca ne bir tek mısra şiir "düzmüş", şiir söylemiş, ne de kendisine özgü bir belagatle dikkatleri üzerine çekmişti. "Öyleyse, nasıl telif edebilirsiniz," diye soruluyor müşriklere, "Muhammed (s)'in asla yalan söylemeyen biri olduğu yolundaki ömürlük gözlemlerinize dayanan eski kanaatinizle, o'nun Kur'an'ı kendi muhayyilesinden çıkarıp sonra da Allah'a isnad ettiği yolundaki şimdiki zanlarınızı. Hem nasıl mümkün olabilir, kırk yaşına kadar ne şiir alanında ne de felsefî düşünce alanında herhangi bir ilgi ya da yatkınlık göstermemiş olan birinin; aranızda bütünüyle ümmî, eğitimsiz olarak bilinen birinin Kur'an gibi dil ve üslubunda kusursuz, insan psikolojisindeki vukuf ve görüşlerinde onun kadar nüfûz edici, iç mantığında onun kadar ikna edici bir eser ortaya koyması?"

17. Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah'a yakıştıran ya da O'nun ayetlerini yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir? Doğrusu, (böyle yaparak) günaha gömülüp giden kimseler kurtuluşa asla erişemeyeceklerdir; (25)

25 - Yani, öte dünyada. Yukarıdaki anlam akışı içinde, "birinin kendi uydurduğu yalanları Allah'a izafe ya da isnad etmesi" ifadesi, özellikle, Muhammed (s)'in böyle yaptığı yolundaki haksız ithama ilişkin görünüyor; "Allah'ın ayetlerine yalan gözüyle bakmak" ifadesi ise, böyle bir suçlamada bulunan ve dolayısıyla Kur'an'ı reddeden kimselerin tutumunu yansıtmaktadır (Râzî).

18. ve [ne de] Allah'la beraber, kendilerine ne bir yarar ne de zarar verebilecek durumda olmayan şeylere veya varlıklara kulluk edip [kendi kendilerine], "Bunlar bizim Allah katındaki kayırıcılarımızdır" (26) diyen [kimse]ler!.. De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber verebileceğinizi sanıyorsunuz? (27) (Yoo,) kudret ve egemenliğinde sınırsız olan O'dur, ve insanların O'na, ilahlığında ortak yakıştırdıkları her şeyden sonsuzcasına yücedir.

26 - Bu ifadeyle söylem yeniden bu surenin 3. ayetinde temas edilen "şefaat" meselesine dönüyor. Cümlenin baş kısmının lafzî çevirisi şöyledir: "Ve kendilerine ne zarar veren ne de yarar sağlayan şeye kulluk ederler" -Bu, hem somut putları, mücessem sembolleri, hem de kavramsal ve soyut imajları îma eden bir ifadedir. Belirtilmelidir ki burada örtülü (elliptic) olarak geçen "onlar" zamiri, daha önce kendilerinden "Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler"e (bir başka ifadeyle, ölümden sonra kalkışı ve Yargı Günü'nü inkar edenlere) işaret etmemektedir; çünkü yukarıdaki ayette sözü edilen kimselerin, çarpık ve sapık bir biçimde de olsa, ölümden sonrasına ve insanın Allah huzurunda hesaba çekileceğine açıkça inandıkları anlaşılıyor; bu kusur, onların taptıkları şeyleri "kendilerinin Allah katındaki şefaatçileri" olarak görmelerinden de bellidir.

27 - Bu ayetle, herhangi bir kimsenin Allah katında izinsiz ve koşulsuz olarak şefaat edebileceğine, Allah'la kul arasında aracı bir rol üstlenebileceğine inanmanın, kullarını günahları ve erdemleriyle her an ve bütün şartlar altında bilen ve gözeten Allah'ın mutlak ve sınırsız ilmini inkar anlamına geldiği daha iyi anlaşılıyor. (Allah'ın, peygamberlerine sembolik olarak vermesi sözkonusu olabilecek "şefaat" iznine gelince, bu konuda bkz. yukarıda 7. not).

19. VE [bil ki,] bütün insanlık sadece bir tek topluluk halindeydi, ama sonradan ayrı görüşleri benimsemeye başladılar. (28) Şayet (bu konuda) Rabbinin katında önceden belirlenmiş bir karar olmasaydı düştükleri bütün bu ayrılıklar [daha başlangıçta] çözümlenmiş olurdu. (29)

28 - Lafzen, "ve sonra [aralarında] anlaşmazlığa düştüler". "Bir tek topluluk" (ümmeten vâhideten) teriminin açıklanması için bkz. 2. sure, 197. not. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ayet, sadece insanlığın bir zamanlar içinde bulunduğu mütecanis topluluk halini değil, aynı zamanda, Kur'an'da sık sık temas edildiği üzere, bütün insanların zihinsel ve ruhsal yaratılış itibariyle Allah'ın varlığını, birliğini ve sınırsız kudret ve egemenliğini kavrayabilecek bir yapıda olduklarına da zımnen işaret etmekte ve insanı temel kavrayıştan uzaklaştıran bütün eğriliklerin, aslında, onun doğuştan getirdiği yeti ve yatkınlıklara zamanla yabancılaşmasından doğan zihnî karışıklıkların ürünü olduğunu îma etmektedir.

29 - Lafzen, "ayrılığa düştükleri bütün konularda aralarında hüküm verilmiş olurdu": yani, Allah katından, ilahî vahyin temas ettiği meselelere yaklaşımlarında ayrılığa düşecekleri, farklı görüşleri benimseyecekleri yolunda önceden irade edilmiş bir karar olmasaydı -ki ayette geçen "kelime" sözcüğünün bu akış içinde anlamı budur- hakkın ne olduğu konusunda kendilerine apaçık deliller, burhanlar ulaştıktan sonra artık birbirleriyle ihtilafa düşmezler, tersine daha başından aynı görüşleri benimseyip sonuna kadar onlara bağlı kalırlardı (karş. 2:253 ve ilgili 245. not). Oysa, böyle bir tek örneklilik insanların zihnî, ahlakî ve toplumsal gelişmelerini önleyeceği için, Allah, insan aklını vahyin rehberliğiyle destekliyerek hakkı seçmeyi ve ona götüren yolu bulmayı insanların kendi ihtiyarına bırakmıştır. (Keza bkz. 2. sure, 198. not.) Yukarıda parantez içindeki kısım 2:213'le bağlantılı olarak okunmalıdır.

20. İMDİ [hakkı inkar edenler]: "Ona niçin Rabbinin katından mucizevî bir alamet indirilmiyor?" deyip duruyorlar. (30) O halde, (onlara) de ki: "İnsanoğlunun görüp algılayamayacağı şeylerin bilgisi ancak Allah'a özgüdür. (31) Öyleyse, bekleyin [O'nun iradesi tecelli edinceye kadar:] hem, ben de sizinle bekleyeceğim!"

30 - Yani, Muhammed (s)'e, kendisinin gerçekten Allah'ın mesajını taşıyan biri olduğunu kanıtlayacak mucizevî bir burhan (yukarıda 1-2 ve 15-17. ayetlerde işlenen temayı özetleyen şüpheci bir itiraz ifadesi); bkz. keza 6:37, 109 ve özellikle konuyla ilgili 94. not. "Onlar" zamiri, önceki pasajlarda sözü geçen kafirlerin her iki kategorisini birden îma ediyor: hem "Allah'ın huzuruna çıkarılacaklarına inanası gelmeyen" tanrıtanımaz (atheist) ya da bilinemezci (agnostic)leri, hem de Allah'a inanmakla birlikte "O'na ortak yakıştıran", birilerini O'nun yanında şefaatçi ya da aracı olarak benimseyen kimseleri (bkz. 18. ayet).

31 - Bu cevap yalnızca Allah'ın niçin Muhammed (s)'e, o'nun peygamberliğini isbat edecek mucizevî bir alamet indirmediği sorusuyla değil, aynı zamanda peygamberlik görevi için niçin o'nun seçildiği sorusuyla da ilgilidir. Bu konuda bkz. 2:105 ("Allah, dilediğini rahmetine ulaştırır") ve 3:73-74 "Allah (rahmet ve cömertliğinde) sınırsızdır, her şeyi bilendir, dilediğine rahmetini bağışlar."

21. Ve [işte bunun gibi:] ne zaman kendilerine (bir) darlık dokunup geçtikten sonra [bu tür] insanlara (32) rahmet[imizden biraz] tattırsak, hemen ayetlerimiz hakkında asılsız iddialar tasarlamaya başlarlar. (33) De ki: "İnce tasarımda Allah [sizden çok] daha tezdir!"Dikkat edin! Bizim [görünmeyen] habercilerimiz tasarlayıp durduğunuz her şeyi (inceden inceye) kaydedi-yorlar!

32 - Yani, 7, 11, 12, 15, 18 ve 20. ayetlerde sözü geçen iki kategoriden insanlar.

33 - Lafzen, "Ayetlerimize karşı hemen bir tertipleri olur". Bu cümlenin başında yer alan izâ takısı, beklemeden, hemen ya da ansızın olan şeylere işaret ettiği için çeviri için en uygun ifadenin "hemen ayetlerimiz hakkında ... ilh." olacağını düşündük. Allah'ın ayetleri bütünüyle kavramsal, bütünüyle akla ve idrake hitab eden bir mahiyette olduğuna göre, "onlara karşı tertip içinde olmak", açıktır ki, ancak bu mesajların ilahî kaynaktan oldukları gerçeğine şüphe gölgesi düşürmeyi ya da onların öngördüğü ilke ve öğretileri "çürütme"yi amaçlayan asılsız iddia ve itirazlar tasarlamak anlamına gelir. Vahye karşı umursamazlık (agnosticism) ve çarpık-inançlılık üstüne yukarıda geçen söylem sonraki iki ayette sözü geçen gemiciler meseliyle devam edecektir.

22. Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, (34) gemilerin elverişli bir rüzgarın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman [olanları düşünün,] gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, [ölümün] kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de [o zaman] dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah'a yönelerek: "Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!" diye yalvarıp yakarırlar O'na.

34 - Lafzen, "tâ ki, gemilerde olduğunuz zaman ..." ilh. Zemahşerî'nin de belirttiği gibi, bu cümleciğin başında gelen "tâ ki" (hattâ) edatı, müteakip cümlecikte sözü geçen fırtınanın ansızın kopmasına ilişkindir, "gemilerde bulunma" eylemine değil. Hemen belirtmeliyiz ki, bu noktada anlatım, doğrudan "siz" hitabını bırakarak neredeyse beklenmedik bir tarzda üçüncü çoğul şahıstan söz eden bir söyleme dönüşüyor: bu, belli ki, müteakip anlatımın temsîlî karakterini vurgulayıp, onu herkes için geçerli bir ders, bir ibret halinde daha tesirli bir biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir üslup hususiyetidir.

23. Ne var ki, Allah onları bu [felaketten] kurtarır kurtarmaz, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar! (35) Ey insanlar! Yaptığınız bütün taşkınlıklar döne dolaşa yine kendinizi bulacaktır! (36) [Yalnızca] bu dünya hayatının (geçici) doyumları[nı] gözetiyorsunuz: fakat [hatırlayın ki,] sonunda Bize döneceksiniz ve o zaman [hayatta] yapıp-ettiğiniz her şeyi size (eksiksiz) haber vereceğiz.

35 - Bkz. (yukarıdaki pasajın temsîlî bir örnekle yansıttığı) 12. ayet ve ilgili notlar.

36 - Lafzen, "azgınlıklarınız (bağy) sadece kendi aleyhinizedir". Karş. sık tekrarlanan Kur'ânî ifade: "kendi kendilerine yazık etmiş oldular" (zalemû enfusehum, lafzen, "kendi kendilerine zulmettiler/zulmetmiş oldular"): bu, her kötü ya da yanlış davranışın ruhsal planda kaçınılmaz olarak onu işleyenin kendisini yaraladığını, kendisini yoksullaştırdığını ifade etmektedir.

24. Bu dünyadaki hayatın örnekçesi gökten indirdiğimiz yağmurunki gibidir ki onu, insanların ve hayvanların beslendiği yeryüzü bitkileri emer, (37) tâ ki yeryüzü gözalıcı görkemine kavuşup süslenip bezendiği ve sakinleri onun üzerinde bütünüyle egemen olduklarına inandıkları zaman, (38) bir gece vakti yahut güpegündüz (kıskıvrak yakalayan) hükmümüz iner ona; ve böylece onu kökünden biçilmişe çeviririz, sanki dün de yokmuş gibi! (39) Düşünen insanlar için işte Biz böyle açık açık ve ayrıntılı olarak dile getiriyoruz ayetlerimizi!

37 - Lafzen, "kendisiyle yeryüzü bitkilerinin karıştığı".

38 - Yani, nereye kadar gidecekleri konusunda makul hiçbir sınır tanımadan tabiata hakim olduklarına inanmış oldukları zaman. Burada, zuhruf teriminin hemen her zaman bir sunîlik, yapaylık ve gayritabii olana ilişkin bir çağrışım taşıdığı ve bu çağrışımıyladır ki, ayette kendisinden sonra geçen izzeyyenet fiiliyle belli bir uyum ve bütünleşme gösterdiği fark edilecektir. Bunun içindir ki, yukarıdaki temsîlî cümlenin tamamı, insanoğlunun tabiatla işbirliği ve bağdaşma içinde değil, fakat onunla düşmancasına göğüs göğüse gelerek teknolojik etkinlikleriyle gerçekleştirdiği yapay ve aldatıcı "bezek ve görkem" olarak anlaşılabilir.

39 - Lafzen, "sanki (daha) dün var değilmiş gibi": klasik Arapça'da, bir şeyin bütünüyle yok olup gözden silinmesini dile getirmek için kullanılan deyimsel bir ifade (Tâcu'l-‘Arûs).

25. (BÖYLE yapmakla) [bilin ki] Allah, [insanı] huzur ve güvenlik ortamına çağırmakta ve dileyeni dosdoğru bir yola yöneltmektedir. (40)

40 - Yahut: "dilediğini dosdoğru bir yola yöneltmektedir". Burada ve daha pek çok yerde "huzur ve güvenlik" sözcükleriyle ve başka bazı yerlerde de "kurtuluş" sözcüğüyle aktardığımız selâm terimi için bkz. 5. sure, 29. not. Açıktır ki, dâru's-selâm terimi sadece -cennet temsîlinde işaret edilen- öte dünyadaki nihaî esenlik ortamını değil, fakat aynı zamanda gerçek müminin bu dünyadaki ruh durumunu, yani onun Allah'la, tabii çevresiyle ve kendisiyle barış ve bağdaşım içindeki huzurlu, güvenli ruh durumunu da ifade etmektedir.

26. İyi ve yararlı işler yapmakta sebatlı olanları (karşılık olarak) daha iyisi ve ondan da fazlası (41) beklemektedir. [Kıyamet Günü'nde] onların yüzlerini ne bir kararma, ne de bir aşağılanma gölgelemeyecektir: İşte bunlardır cennetlikler; orada ebedî kalacak olanlar.

41 - Yani, fiilen hak ettiğinden fazlası (karş. 6:160 -"kim ki [Allah'ın huzuruna] iyi bir iş ve davranışla çıkarsa, bu yaptığının on katını kazanacaktır"). Keza bkz. 27:89 için 79. not.

27. Ama kötü işler yapmış olanlara gelince; kötülüğün karşılığı kendisi kadar olacaktır; (42) ve Allah'a karşı kendilerini savunacak kimseleri olmayacağına göre- (utanç) ve aşağılanma onları, sanki yüzlerini kopkoyu bir gecenin karanlığı bürümüş gibi, gölgeleyecek: (43) İşte bunlardır cehennemlikler; orada yerleşip kalacak olanlar...

42 - İyi davranışlar için vaad edilen kat kat "mükafat"ın tersine, kötülüğün karşılığı eylemin kendisi kadardır, onunla orantılıdır. (Keza bkz. 41:50'nin son cümlesi ile ilgili 46. not.)

43 - Lafzen, "kopkoyu geceden bir parçayla/kütleyle".

28. Çünkü, bir gün onların hepsini bir araya toplayacağız ve [hayattayken] Allah'tan başkalarına ilahlık yakıştıranlara: "Siz ve Allah'a ortak koştuğunuz o şeyler, [o varlıklar ve güçler, hepiniz] (44) olduğunuz yerde kalın!" diyecek ve böylece onları birbirinden ayıracağız. (45) Ve (o zaman) Allah'a ortak koştukları kimseler, [vaktiyle kendilerine kul-köle olmuş olanlara]: "Sizin tapınıp durduğunuz biz değildik; (46)

44 - Lafzen, "siz ve şürekanız (tanrılaştırdıklarınız)"; karş. 6. sure, 15. not. Mekânekum ifadesi (lafzen, "yeriniz", yani deyimsel ifade olarak "yerinizde kalın!") bir aşağılama ve tehdit unsuru taşımaktadır.

45 - Yani, Allah'tan başka varlıkları tanrılaştıran kimseleri, bir zamanlar tapındıkları bu varlıklardan ayıracağız (Taberî, Beğavî): kendileriyle sahte tapınma nesneleri arasında gerçekte hiçbir varoluşsal bağın bulunmadığının müşrikler tarafından anlaşıldığını dile getiren mecazî bir ifade (karş. 6:24, 10:30, 11:21, 16:87 ve 28:75 -"uydurdukları şeyler/yalancı görüntüler onları terk etti [ya da terketmiş olacak]"). Keza, bkz. bundan sonraki iki not.

46 - Yani, "tapındığınız, gerçekte, haricî nesnelerle özdeşleştirip üstünü örttüğünüz kendi heva ve hevesleriniz, kendi ihtiraslarınızdı"; başka bir deyişle, burada, birtakım putlara, imajlara, tabiat güçlerine, azîzlere ve peygamberlere tapınmanın, gerçekte sadece tapınanların kendi şuuraltı istek ve arzularının yansıtılmasından ibaret olduğu işaret ediliyor. (Karş. 34:41 ve ilgili 52. not.)

29. bizimle sizin aranızda hiç kimse Allah'ın yaptığı gibi şahitlik yapamaz: gerçek şu ki, [bize] tapındığınızın farkında bile değildik". (47)

47 - Böylece Kur'an, ölümlerinden sonra, ortada bunu gerektirecek hiçbir sebep olmadığı halde, sempatizanları tarafından tanrılaştırılan velîlerin, peygamberlerin, kendilerine yöneltilen bu sapık tapınma eyleminden sorumlu tutulmayacaklarını açıklamış oluyor (karş. 5:116-117); ayrıca, put, ikon, tasvir gibi cansız tapınma nesnelerinin de kendileriyle onlara tapınan kimseler arasında herhangi bir ilgi ya da bağın bulunduğunu sembolik olarak reddedeceklerdir.

30. O an ve işte orada herkes geçmişte yapıp-ettiğiyle sorgulanacak; herkes Allah'a, O yüceler yücesi gerçek sahibine döndürülecek; (48) onların boş hayalleri kendilerini yüzüstü bırakacaktır.

48 - Yani, Allah'ın birliğini, biricikliğini ve sınırsız kudret ve yüceliğini kavrayıp tasdik etmek idrakine; yani, bu gerçeği fark edip anlayabilecek bir yatkınlık içinde yaratılmış olan gerçek insan tabiatına geri döndürülecek (bkz. 7:172).

31. DE Kİ: "Sizi göğün ve yerin ürünleriyle rızıklandıran kimdir? (49) Yahut kimdir, işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak egemen olan? Kimdir, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran? Ve (yine) kimdir var olan her şeyi çekip çeviren?"Şüphesiz, diyecekler ki: "(Elbette) Allah!" (50) Öyleyse, de ki: "Peki, O'na karşı artık gereken duyarlığı göstermeyecek misiniz?

49 - Rızk ("hayatı devam ettirmek için gerekli olan geçimlik her türlü şey") terimi burada, "gökler ve yer"le ilgili atfı ve sonra da "kulak ve gözler"le ilgili ifadeyi açıklayacak biçimde, sözcüğün hem maddî hem de ruhanî çağrışımlarıyla yüklenmiştir.

50 - Burada hitab edilen kimselerin, önce bazı varlıkların belli tanrısal ya da yarı-tanrısal niteliklerle donanmış olduğuna ve dolayısıyla tanrılıkta Allah'a şu ya da bu bakımdan ortak olduklarına, sonra da bu tür varlıklara tapınmanın insanı Allah'a yaklaştıracağına inanan kimseler olduğu anlaşılıyor. Rasûl'ün diliyle kendilerine yapılan hitaba verdikleri cevaptan da anlaşılacağı gibi, bu tür bir inanç, içinde Allah'ın varlığına da yer vermektedir (karş. 7:172 ve ilgili 139. not); fakat Allah'ın birliği, eşsiz ve ortaksız olduğu gerçeğini dışarda bıraktığı içindir ki, böyle insanların Allah'a olan inançlarını gerçek anlamından, manevî değerinden yoksun bırakmaktadır.

32. (Hem de) O'nun, sizin Rabbiniz Allah olduğunu, Mutlak ve Nihaî Hakikat olduğunu bildiğiniz halde! (51) Çünkü, hakikat [terk edildik]ten sonra, geriye sapıklıktan başka ne kalır? Öyleyse, hakikati nasıl gözden kaçırabilirsiniz?" (52)

51 - Lafzen, "işte budur [ya da böyledir] sizin Rabbiniz olan Allah, O Mutlak ve Nihaî Gerçek" -yani, "şunu kendiliğinizden biliyor, anlıyorsunuz ki, O'dur her şeyi yaratan ve yöneten Tek İlah; O'dur var olan her şeyin ardındaki Mutlak ve Nihaî Gerçek"; (bkz. 20. sure 99. not), bunu bu kadarıyla görüp kabul etmeniz, O'na ilahlığında hiçbir şekilde ve hiç kimseyi kesinlikle ortak koşmamanızı, O'ndan başka hiçbir varlığa az ya da çok tanrısallık yakıştırmamanızı gerektiriyor.

52 - Lafzen, "O halde, nasıl döndürülüyorsunuz?" -yani, haktan.

33. Böylece günahkarca davranmaya eğilimli olanlar hakkında Rabbinin sözünün hak olduğu ortaya çıkmış oldu: "Onlar inanmayacaklar". (53)

53 - Bkz. 2. sure, 7. not, keza 8:55 ve ilgili 58. not. Bu özel anlam örgüsü içinde "Rabbin sözü" terimi, Allah'ın, bilerek günahı seçenler ve hakkı inkar edenlerle ilgili tutumuyla, sünnetiyle (sünnetullâh) eş anlamlı görünüyor (Menâr XI, 359). Ennehum'daki enne edatı (lafzen, "ki onlar"), ilahî "kelime"nin bildirdiği gerçeği işaret ettiğine göre bu edatla başlayan cümleyi üstüste iki noktadan sonra vermeyi daha uygun bulduk.

34. De ki: "O sizin tanrılaştırdığınız varlıklar arasında [hayatı] yoktan var edip de sonra onu tekrar tekrar yaratan var mı?" (54) De ki: "[Ancak] Allah'tır, [bütün karmaşıklığıyla hayatı] yoktan var eden ve sonra tekrar tekrar yaratan. Hal böyleyken, nasıl oluyor da, yanlış hükmediyorsunuz!" (55)

54 - Bu belâgatli soru, putperestçe tapınılan varlıkların kendilerine tapınanlarla Allah arasında "aracı" bir rol oynadıkları yolundaki çarpık inançla ilgilidir (bkz. yukarıda 18. ayet) ve bu soruyla, bu çarpık inancı taşıyanların bile bu tür varlıklara hiçbir şekilde bir yaratma ve ölümden sonra diriltme kudreti yakıştıramayacakları ortaya konmaktadır. Keza bkz. bu surenin 4. ayetine ilişkin 8. not. En geniş anlamıyla bu soru (ve onu izleyen cevap) mutlak surette Allah iradesine dayalı doğum, ölüm ve bir devr-i dâim halinde canlı tabiatın her köşesinde açıkça görülen, gözlenen yeniden canlanma, yeniden hayata dönme (regeneration) olgusuna işaret etmektedir.

55 - Bkz. 5. sure, 90. not.

35. De ki: "O sizin tanrılaştırdığınız varlıklardan hiç sizi hakka eriştiren var mı?" De ki: "[Yalnızca] Allah'tır, hakka eriştiren. Öyleyse, hakka eriştiren mi izlenmeye layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe bir başına doğru yolu bulamayacak durumda olan mı? (56) Peki, ne oluyor size ve muhakemenize!" (57)

56 - Cansız putlarla, tasvirlerle "doğru yolu bulma" gücü ya da kavramı arasında bir ilişki kurulamayacağına göre, yukarıdaki pasaj, açıktır ki, kendilerine uluhiyet izafe edilen -ölmüş ya da halen yaşayan- canlı varlıklara işaret etmektedir: canlı varlıklar derken, bunlar avamî (popular) hayal gücünün kendilerine Allah'ın sıfatlarını kısmen ya da tamamen yakıştırdığı hatta bazan kendilerini Allah'ın yeryüzündeki tecellisi ya da tecessümü olarak gördüğü azîz yahut velî olarak bilinen kimseler, peygamberler, melekler vb. dir. Allah'ın doğru yolu göstermesine gelince, bu, Allah'ın insana her şeyden önce hem doğru düşünme gücü, bilinçli muhakeme gücü, hem de içgüdü ve sezgi gücü bahşetmiş ve böylece onu doğru yolu ve doğru davranmanın yasalarını kavrayıp izleyebilme imkanıyla donatmış olmasıyla gerçekleşmektedir (Zemahşerî).

57 - Lafzen, "[ve] nasıl hükmediyorsunuz?"

36. Onların çoğu sadece zanna uymaktadırlar. Oysa, zan hiçbir şekilde hakkın yerini tutamaz. (58) Gerçek şu ki, Allah onların yaptıklarını bütünüyle bilmektedir.

58 - Lafzen, "zan [bir kimseyi] asla hakka karşı umursamaz kılmaz (lâ yuğnî);" yani, zan; kimseyi, [sonraki ayette temas edilen] sahici vahiy yoluyla elde edilebilecek müsbet düşünce ve sezgiden âzâde kılmaz. Burada (ve anlaşıldığı kadarıyla bu surenin 53. ayetinin ilk cümlesinde) işaret edilen kimseler, hakla bâtıl arasında gidip gelen kararsız agnostikler, vahye ilgisiz kalmayı seçen bilinemezcilerdir. -Başta İbni Hazm olmak üzere büyük İslam hukukçularından bazıları, Kur'an ve Sünnet'te açıkça belirtilmeyen ama zımnen ya da dolaylı biçimde îma edildiği var sayılan ilke ve yasaların çıkarsanmasında kıyâs yolunun ("benzetme yoluyla çıkarsama, istihrâc") meşru olmadığı yolundaki görüşlerini bu ayete dayandırmaktadırlar. Bu ayetin tefsirinde Râzî bu görüşü şöyle özetliyor: "Bu fakihler her türlü kıyasın zan ifade ettiğini, zannınsa [dinle ilgili meselelerde] hiçbir şekilde kabul edilebilir olmadığını, çünkü "zannın asla hakikatin yerini tutamayacağını söylemektedirler". (Keza bkz. 5:101-102 ve ilgili 120-123. not).

37. İmdi, bu Kur'an, asla Allah'tan başkası tarafından tasarlanmış, uydurulmuş olamaz; üstelik (59) o, önceki vahiylerden hakikat adına bugüne kalmış ne varsa onu doğrulayıp, âlemlerin Rabbinden [geldiğinden] şüphe olmayan vahyi özlü bir biçimde açıklıyor. (60)

59 - Lafzen, "tersine" (ve lâkin) -olumsuz herhangi bir iddianın imkansızlığını vurgulayan bir sözcük.

60 - Yukarıdaki pasajın anlamı iki yönlüdür: İlki, Kur'an'ın bir bütün olarak ortaya koyduğu hikmet ve tutarlılık onun bir insan, bir ölümlü tarafından uydurulmuş olmasını bütünüyle imkansız kılmaktadır; ve ikincisi de, Kur'an bütün öteki peygamberler aracılığıyla insanoğluna ulaştırılan küllî ve değişmeyen gerçekleri doğrulamak ve onlara son bir ifade biçimi kazandırmak üzere vahyedilen bir mesajdır. Sözü geçen gerçekler öyle gerçeklerdir ki, soyut planda aslında hep değişmeden kalmışlardır ama sonraları insanlar tarafından ya yanlış yorumlanarak, ya ekleme ve kısaltmalarla tahrif edilerek ya da orijinal ifade biçimleriyle yazılı bulundukları metinler kısmen ya da tamamen kaybedilerek gölgelenmiş, üzerleri örtülmüş, anlaşılmaz hale gelmişlerdir. Mâ beyne yedeyhi ifadesi için bizim bu anlam örgüsü içinde "[önceki vahiylerden] bugüne kalmış ne varsa" şeklindeki aktarımımıza ilişkin bir açıklama için bkz. 3. sure, 3 not.

38. (Buna rağmen) yine de, (61) [hakkı inkara şartlanmış olanlar], "Onu [Muhammed] uydurdu!" diyorlar. [Onlara] de ki: "Eğer doğru sözlü kimselerdenseniz, o zaman, onunkilere eş değer bir sure getirin; hem [bu iş için] Allah'tan başka kimi yardıma çağırabilirseniz çağırın!" (62)

61 - Beğavî'nin kaydettiği gibi, büyük dilbilimci Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. el-Musennâ'ya göre cümlenin başındaki em edatı her zaman soru belirtmez; fakat, Kur'an'ın başka bazı yerlerinde olduğu gibi, burada da ve bağlacının fonksiyonunu görür ki bu durumda ayetin yukarıdaki gibi tercüme edilmesi uygun olacaktır.

62 - Karş. 2:23 ve ilgili 15. not.

39. Hayır hayır, aslında onlar özünü, hikmetini kavrayamadıkları ve önceden kendilerine açıklanmamış her şeyi yalanlamaya eğilimliler. (63) Onlardan önce gelip geçenler de işte böyle gerçeği yalanlamaya yeltenmişlerdi. (Ger-çeği görmek istiyorsan) zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

63 - Lafzen, "henüz özü, aslî anlamı kendilerine gelmemiş iken, ilmini ihâta edemedikleri, kavrayamadıkları şeyi yalanladılar". Klasik müfessirlerin çoğu bu cümleyi bizim aktardığımız gibi açıklamışlardır; bununla birlikte Taberî ve Beydâvî gibi bazıları te'vîl ("nihaî [ya da asıl] anlam") terimini 7:53'de kullanıldığı anlamıyla yorumlamışlardır (bkz. bizim bu bölüme ilişkin tercümemiz ve ilgili 41. not).

40. Onların içinde bu [ilahî vahye] hemen inanacak olanlar olduğu gibi, sonuna kadar inanmayacak olanlar da var; (64) (ne olursa olsun) senin Rabbin bozgunculuk yapanları çok iyi bilmektedir.

64 - Bu ayette iki kez geçen yu'minûn fiili burada, sırayla "inananlar" ve "inanmayanlar" şeklinde şimdiki zaman ya da geniş zaman ifade ettiği gibi, "inanacak olanlar" ve "inanmayacak olanlar" şeklinde gelecek zaman da ifade edebiliyor. Taberî ve İbni Kesîr (bizim yaptığımız gibi) ayeti kesin olarak gelecek zaman anlamıyla tefsir ederken, Zemahşerî ve Râzî gibi diğer bazı müfessirler geniş ya da şimdiki zamanı tercih etmişler ama öteki yorumu da caiz görmüşlerdir. (Keza bkz. Menâr XI, 380.)

41. Bunun içindir ki, [ey Peygamber] seni yalanlamaya kalkışırlarsa o zaman (onlara) de ki: "Benim yapıp-ettiklerim bana [yazılacak], sizin yapıp-ettikleriniz de size: ne siz benim yaptıklarımdan sorumlusunuz, ne de ben sizin yaptıklarınızdan sorumluyum".
42. Ve, onların aralarında sana kulak verir gibi yapanlar var; ama, eğer akıllarını kullanmıyorlarsa, sen sesini hiç sağırlara işittirebilir misin?
43. Ve yine onların aralarında sana bakıyormuş gibi yapanlar var; ama, eğer göremiyorlarsa, sen hiç körlere doğru yolu gösterebilir misin?
44. Gerçek şu ki, Allah (hiçbir konuda) insanlara en küçük bir haksızlık yapmaz; fakat insanların yine kendileridir kendilerine haksızlık yapan.
45. Ve o Gün Allah onları [huzuruna] topladığı zaman [onlara öyle gelecek ki yeryüzünde] sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar (kısa bir süre), sadece gündüzün bir saati kadar kalmışlar; (65) (vaktiyle) Allah'ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını yalanlayan ve [bu yüzden] doğru yolu tutmaktan geri duranlar (o Gün) bütün bütün yanılmış, kaybetmiş olacaklar.

65 - Yani, aralarında muhtelif beşerî bağlarla birbirlerine bağlı bulundukları bu dünyada geçen hayatları, kıyametten sonra kendilerini bekleyen sonrasız hayata kıyasen, (bkz. 79:46'ya ilişkin 19. not) birbirleriyle olan tüm ilgi ve bağların kopup son bulduğu bir an kadar kısa gelecek onlara. Ayrıca bkz. kafirlerin Kıyamet Günü'ndeki durumunu tasvir eden 6:94: "işte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi"; ve aynı ayette daha sonra: "sizin [dünyadaki hayatınız ile] aranızdaki bağlar artık kesilmiştir..."

46. Ve (bu söylediklerimiz doğrultusunda) onlara [hakkı inkar edenlere] hazırladığımız şeylerden (66) bazılarını sana ya [bu dünyada] gösteririz ya da [ceza gerçekleşmeden önce] senin canını alırız; [ama bil ki,] onların dönüşü er geç Bizedir; ve Allah, onların bütün edip-eylediklerine tanıktır. (67)

66 - Lafzen, "onlara vaad ettiklerimizden ..." ya da "onları korkuttuğumuz şeylerden ..." yani, hakkı bile bile inkara kalkışmanın tabii sonucu olarak bazan bu dünyada da kaçınılmaz biçimde başa gelen ceza...

67 - Yukarıdaki ayet, Kur'ânî vahyin gerçekliğini kabule yanaşmayan çağdaşlarıyla ilgili olarak ilk ağızda Hz. Peygamber'e hitab etmektedir. Bununla birlikte, en geniş anlamıyla ayet, doğru yolda yaşamanın hayat boyu darlık ve acılara mal olduğunu, beri yandan pek çok zalim ve hak tanımaz insanın görünüşte hiçbir sıkıntı çekmeden fütursuzca hayatın tadını çıkarmasına fırsat verildiğini görüp çelişik gibi görünen bu durumu anlaşılmaz bulabilecek her mümine hitab etmektedir. Kur'an, bu dünya hayatının öte dünya hayatı yanında çok kısa olduğunu, insan kaderinin (yapıp-ettiklerinin) bütün gerçeğiyle asıl öte dünyada ortaya çıkacağını bildirerek görünüşteki bu paradoksu nihaî çözüme ulaştırıyor. Karş. 3:185 -"Kıyamet Gün'ü yapıp-ettiklerinizin karşılığı size tam olarak ödenecektir... çünkü bu dünya hayatı(na düşkünlük) aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir."

47. HER ümmet için mutlaka bir elçi olagelmiştir: ancak (her ümmetin) elçisi geldikten [ve tebliğini yaptıktan] sonra onlar hakkında bütünüyle adaletle yargıda bulunulur; (68) ve onlara asla haksızlık yapılmaz.

68 - Lafzen, "ve elçileri geldiğinde, artık onların arasında bütünüyle hakça bir karar verilir". Bu ayet başlıca iki hususun altını çizmektedir: (a) vahyin insanlık tarihi boyunca sürekliliğini; uzun süre hiçbir toplumun, çağın ya da uygarlığın (ki ümmet terimine verilebilecek anlamlardan biri de budur) peygamberî rehberlikten yoksun bırakılmadığını ve (b) Allah'ın, "bir toplumu ya da bir ümmeti, fertleri [doğru ile yanlışın anlamından] habersiz olduğu sürece cezalandırmadığı; çünkü yargılamanın ancak onların [bilinçli] eylemlerinden dolayı yapıldığı" (bkz. 6:131-132) yolundaki doktrin ya da ilke.

48. Buna rağmen yine de [hakkı inkar edenler:] "[kıyamet ve (nihaî) yargı hakkındaki] bu söz ne zaman gerçekleşecek? Eğer doğru sözlü kimselerseniz [buna cevap verin, ey siz inananlar]!" diye sorup duruyorlar.
49. [Ey Peygamber] de ki: "Allah dilemedikçe, ben kendim ne bir zararı önleyecek ne de kendime bir yarar sağlayabilecek güçteyim. (69) Her ümmet için bir süre belirlenmiştir: süreleri son bulunca, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de çabuklaştırabilirler". (70)

69 - Zımnen, "Tabiatüstü bir güce sahip olmadığıma göre, insanın duyu ve algı alanını aşan şeyler (ğayb) hakkında bir şey söyleyemem".

70 - Bkz. 7:34 ve ilgili 25 ve 26. notlar. Bu anlam akışı içinde "süreleri son bulunca" ifadesi özellikle Son Saat'in ve Hesap Günü'nün gelip çatmasını işaret etmektedir.

50. De ki: "Ya bir gece vakti, ya da güpegündüz, eğer O'nun azabı başınızda koparsa, [neler hissedebileceğinizi] hiç düşündünüz mü? Günaha gömülüp gitmiş bir toplumun bunu tezlikle istemesini gerektirecek nasıl bir umudu olabilir ki? (71)

71 - Lafzen, "Günaha gömülüp gitmiş bir toplum (mücrimûn) (azabın gelmesinden) ne (umarak) acele ediyor"; bu ifadenin anlamı Zemahşerî'ye göre: "(Allah'ın vereceği) her türlü ceza müthiş ve çetindir; insana ancak kaçıp kurtulma duygusu vermesi gerekir; dolayısıyla onu tezlikle istemek için ortada hiçbir sebep olamaz". Böyle bir istek, olsa olsa, inkarcıların, Son Saat'in bir gün gelip çatacağı yolundaki gerçeği, ona inanma eğilimi duymaksızın sadece tecessüs sonucu olarak test etmeğe kalkmalarının (yukarıda 48. ayet) ve ayrıca Muhammed (s)'in peygamberlik görevinin kanıtı olmak üzere Allah'ın kendilerini hemen cezalandırması yolundaki alaycı taleplerinin bir ifadesidir (karş. 6:57-58 ve 8:32, ayrıca ilgili notlar). -"Gece vakti ya da güpegündüz" ifadesi, Hesap Günü'nde zalimlerin başına çökecek olan felaketin ansızın ve beklenmedik bir biçimde karşılarına çıkacağını vurgulamak içindir.

51. Peki, gelmesinde [meydan okurcasına] tezlik gösterdiğiniz (ve) şimdi [size, ‘Ona inanıyor musunuz?' diye sorulacağı o Gün] (72) gelip çattıktan sonra mı, ancak o zaman mı, ona inanacaksınız?

72 - Yani, "artık çok geç olduğunda" (Taberî, Zemahşerî, Râzî; bizim aktarırken yaptığımız ilaveler bu otoritelere dayanmaktadır).

52. O Gün ki, [dünya hayatında] haksızlık yapmaya eğilim gösterenlere, ‘Tadın bitmeyen azabı' denecek, yapageldiğiniz işlerin karşılığından başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz sanki?" (73)

73 - Lafzen, "Kazanıp durduğunuz şeyden başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?"

53. Bazıları (74) da sana, "Bütün bunlar gerçek mi?" diye soruyorlar. De ki: "Elbette! Rabbim hakkı için, katıksız gerçek bu; ve sizler de [büyük sorgulamadan] asla kaçamayacaksınız!"

74 - Lafzen, "onlar" -yani, vahye karşı ilgisizlikleri, bilmezlikten gelici tutumlarıyla kararsızlık içinde seyreden ve yukarıda 36. ayette belirtildiği gibi "yalnızca zan(larına) tâbi olan" kimseler (Menâr XI, 394).

54. Haksızlık yapan (75) herkes, dünyadaki her şey onun olsa, [o Gün] onu kurtulmak için fidye olarak verirdi. (76) Ve [o zalimler kendilerini bekleyen] azabı görünce pişmanlıklarını gösterecek gücü (bile) kendilerinde bulamayacaklar. (77) Yine de onlar hakkında adaletle yargıda bulunulacak; kendilerine zulmedilmeyecektir.

75 - Burada, Hz. Peygamber'i bile bile yalanlayıp Kur'an'ın mesajını reddederek.

76 - Karş. 3:91 ve ilgili 71. not.

77 - Eserrahû fiili, öncelikle, "onu gizledi" ya da "saklı tuttu" anlamına geliyor; bu itibarla, eserru'n-nedâmete (geçmiş zaman kipinde çekilmiş olmasına rağmen yukarıdaki anlam akışı içinde, açıktır ki, gelecekteki bir olayı göstermektedir) cümleciği, "pişmanlıklarını gizleyecekler" şeklinde tercüme edilebilir. Bununla birlikte, Kur'an'ın konuyla ilgili başka pek çok açıklaması gözönünde bulundurulursa Hesap Günü'nde günahkarlar, pişmanlıklarını gizlemek şöyle dursun, tersine, telaş ve dehşet içinde bütün güçleriyle asıl bunu belirtmeye çalışacaklar; bunun içindir ki bazı müfessirler (örn. Ebû ‘Ubeyde'ye dayanarak Beğavî) bu tekil ayette eserrû fiilinin ilk anlamının karşıtını ifade ettiği görüşünü ileri sürmüşler ve cümleyi, "pişmanlıklarını açığa vuracaklar" şeklinde yorumlamışlardır. Ne var ki, oldukça kuvvetli görünen bu yoruma, başta Ebû Mansûr el-Ezherî olmak üzere bazı dilbilimciler tarafından, dilbilimsel açıdan şiddetle karşı çıkılmıştır (karş. Lane IV, 1337); Bütün bu mülahazalar ışığında, eserra fiilinin "gizlemek" anlamı veren ilk çağrışımı bütünüyle gözardı edilemeyeceğine göre, yukarıdaki Kur'ânî cümlenin (Zemahşerî'nin yorumladığı yönde) gayriihtiyarî olarak "gizlemek" anlamında mecazî boyutuyla anlaşılması ve netice olarak bundan, günahkarların, son derece derin pişmanlıklarını gösterecek gücü kendilerinde bulamadıkları anlamının çıkarılması gerekmektedir.

55. Dikkat edin! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır! Dikkat edin! Allah'ın vaadi, başa gelmesinden şüphe edilmeyecek bir gerçektir; ne var ki, onların çoğu bunu bilmez!
56. Hayatı bahşeden ve ölümü takdir eden O'dur; ve sonunda hepiniz O'na dönmek zorundasınız. (78)

78 - Lafzen, "hepiniz O'na geri döneceksiniz" -çünkü, "var olan her şey [çıktığı kaynak olarak] hep O'na dönmektedir" (11:123).

57. EY İNSANLAR! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olabilecek her türlü [darlık ve hastalık] için bir şifa (79) ve [O'na] inanan herkes için hidayet ve rahmet gelmiş bulunuyor.

79 - Yani, hakka, hakikate ve ahlakî güzelliklere ters düşen ne varsa hepsi için bir şifa, bir arınma vasıtası.

58. Söyle (onlara), Allah'ın bu cömertliği ve rahmetiyle işte böylece sevinsinler: (sevinsinler ki,) bu onların toplayıp biriktirdiği her şeyden daha üstün, daha iyidir! (80)

80 - Bu ayet, 57. ayette, Kur'an'ın insana, bu dünyada güzel ve insan onuruna yakışan bir yaşama tarzı ve manevî huzura götüren bir yol ile ahiret saadetini teklif ettiğini bildiren ifadeyle bağlantılıdır. Rızk terimi, 2. sure, 4. notta da belirtildiği gibi, ister maddî anlamda olsun (ilk akla gelen anlamıyla "geçim vasıtaları"), ister zihnî anlamda (akıl, sezgi, bilgi, muhakeme gibi) ve isterse manevî ya da ruhanî planda olsun (iman, cömertlik, hilm, sabır gibi) insan için iyi, güzel ve yararlı olan her şeyi ifade edecek kadar geniş bir çağrışım alanına sahiptir. Bu itibarla sözcük, ahlaken kınanan, kaçınılan ve maddî ya da toplumsal planda muzır olan şeyleri ya da olguları değil, münhasıran olumlu ve yararlı şeyleri, vasıtaları işaret etmek için kullanılır.

59. De ki: "Hiç Allah'ın sizin için rızık olarak indirdiği şeyler üzerinde düşündünüz mü? O rızıklar ki, bir kısmını yasaklıyor, bir kısmını da meşru görüyorsunuz". (81)De ki: "[Böyle yapmanız konusunda] size Allah mı izin verdi; yoksa (düpedüz) kendi tahminlerinizi mi Allah'a yakıştırıyorsunuz?"

81 - Lafzen, "ve buna rağmen onun bir kısmını harâm, bir kısmını da helâl saydınız". Rızık olarak nitelendirilebilecek her şeyi Allah "sizin için indirdiğine" (enzele ‘aleykum) ve böylece insanın onlardan yararlanmasını istediğine göre, meşru bir yaşama tarzı içinde bütün bunların kullanılması da kendiliğinden meşru ve helal demektir (Zemahşerî). Kur'an tarafından bilhassa yasaklanmamış olan her şeyin ilke olarak meşru ya da mübah olduğu düsturu uyarınca, bu ayet insanlar tarafından konan ya da sun‘î olarak Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in sünnetine "isnad" edilen tüm yasaklamalara karşı kesin bir tavır ortaya koymaktadır. (Menâr XI, 409 vd.; ayrıca bkz. bu surenin 36. ayetine ilişkin 58. not; keza 5:101-102 ve ilgili notlar.) En geniş anlamıyla bu ayet, vahiyle yönlendirilmekten kaçınan ve "zandan başka bir şeye bel bağlamayan" (36. ayet) kimselerle ilgilidir.

60. Peki, bu kendi yalanlarını Allah'a yakıştıranlar, Kıyamet Günü [başlarına gelecek olan] hakkında acaba ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir; ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.
61. VE [SEN, ey Peygamber] hangi koşullarda olursan ol, bu [ilahî kitaptan] okunacak hangi konuyu (82) dile getirirsen getir ve [siz ey insanlar] hangi işi yaparsanız yapın, [unutmayın ki] siz bu işlere giriştiğiniz an[dan itibaren] Biz üzerinizde gözlemci bulunuyoruz: (83) çünkü ne yerde, ne de gökte tartıya gelmeyecek kadar küçük şeyler bile senin Rabbinin bilgisinden kaçamaz; ne bundan daha da küçüğü, ne de bundan büyüğü yoktur ki [O'nun] apaçık takdirinde kaydedilmiş olmasın.

82 - Yahut: "O'ndan hangi meseleyi (discourse: kur'ân) okursan oku".

83 - Lafzen, "tanıklar bulunuyoruz"; öznenin yüceltme vurgusu için çoğul kullanılmasıyla uyumlu olsun diye orijinal metinde nesne de çoğul kullanılmıştır. Bu cümlenin baş kısmında muhatabın tekil olmasından anlaşıldığı üzere, ayette Hz. Peygamber'e ve onun Kur'an tilâvetine (seslendirmesine, dile getirmesine) özel olarak atıfta bulunulması, ilahî vahyin insan hayatı için taşıdığı büyük, gözardı edilemez önemini vurgulamak içindir.

62. Unutmayın ki, Allah'a yakın olanların (84) korkmaları için bir sebep yoktur; onlar acı ve üzüntü çekmeyecekler.

84 - Veliye fiili (velî ismi ve bu ismin çoğulu olan evliyâ' sözcüğü de bu fiilden türetilmiştir) öncelikle bir şeyin bir başka şeye yakın olmasını ifade eder; bu anlamda Kur'an'da (örn. 2:257 ve 3:68'de), Allah'ın "inananlara yakın" (velî) olduğundan söz edilmektedir. Velî terimi münhasıran Allah için kullanıldığında, ya da münhasıran insanlar arası ilişkiyi belirtmek üzere insan için kullanıldığında her ne kadar Kur'an'da "yardımcı", "dost", "koruyucu" vb. anlamlar yükleniyor olsa da, sözcüğün bu ikincil anlamlarından hiçbiri -Allah'a karşı gözetilmesi gereken saygıyı zedeler gibi olduklarından- insanın Allah'a karşı tutumunu ya da O'nunla olan ilişkisini tanımlamak için uygun gözükmemektedirler. Sonuç olarak, yukarıda, müminleri Allah'ın evliyası olarak tanımlayan ifadenin, onların Allah'a karşı hep bilinçli ve duyarlı kimseler olması anlamında, "Allah'a yakın olanlar" ifadesiyle aktarılması yerinde olacaktır. Bu aktarım klasik müfessirlerin hemen hepsi tarafından da desteklenmiştir.

63. Onlar, imana erişip Allah'a karşı hep bilinçli ve duyarlı kalmaya çalışan kimselerdir.
64. Onlar için hem bu dünya hayatında (85) hem de sonraki hayatta müjdeler var. Ve Allah'ın vaadlerinde asla bir değişme olmayacak [olduğuna göre], işte budur en büyük zafer, en büyük başarı!

85 - Yani, Allah'a yakınlık duygusunun verdiği huzur ve mutluluk ve bunun sonucu olarak ruhî ve manevî itminan.

65. Bu itibarla, [hakkı inkar edenlerin] sözleri sana acı ve sıkıntı vermesin. Çünkü kudret ve üstünlük bütünüyle Allah'a özgüdür: (86) her şeyi işiten O'dur, her şeyi özüyle bilen O.

86 - ‘İzzet ismi, anlam olarak hem üstün kudret kavramını, hem de onur ve yücelik kavramlarını kapsamaktadır. Bu sözcüğün başka bir dile aktarılması, geçtiği anlam örgüsüne, sözün akışına bağlıdır; ve bazan da -burada olduğu gibi- sözcüğün yukarıda temas edilen anlamlarının hepsini birden ifade etmeye çalışmak zorunludur.

66. UNUTMAYIN Kİ, göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez Allah'a aittir; hal böyleyken, peki, Allah dışında tanrısal nitelikler yakıştırılan varlıklara (87) yalvarıp yakaran kimseler (böyle yapmakla) neye uyuyorlar? Sadece zanna uyuyorlar; yalnızca tahmine dayanıyorlar.

87 - Lafzen, "ortaklara", yani Allah'a yakıştırılan ortaklara (bkz. 6. sure, 15. not.) Bu ayetin başında iki kere geçen men ("her kim") zamiri, müşriklerin tanrısal güçler ve nitelikler yakıştırdığı canlı ve akıl sahibi varlıklara işaret etmektedir. Kur'an, insan olsun, melek olsun bütün akıl sahibi varlıkların tâbiyet olarak Allah'a ait olduğunu (yani, evrende var olan başka her şey gibi, onların da varoluş şartı ve sebebi olarak bütünüyle Allah'a bağlı olduklarını), bu itibarla hiçbir tanrısal nitelikleri ve dolayısıyla, kendilerine tapınmayı gerektirecek bir mahiyetleri olmadığını belirterek bu kabil müşrikçe anlayışlara karşı çıkıyor.

67. [Oysa,] bağrında dinlenesiniz diye geceyi ve [işlerinizi] görüp gözetesiniz diye gündüzü var eden O'dur; (88) işte bunda, dinleyip [ders almak] isteyen insanlar için ayetler vardır.

88 - Bkz. 14:32-33 ve ilgili 46. not; bu anlam örgüsü içinde "gün" ve "gece" terimlerinin taşıdığı özel anlam için bkz. vahyediliş sırası olarak bu sureden daha önceki bir döneme ait 27:86 üzerine 77. not.

68. (Bütün bu açıklamalardan sonra [yine de]), "Allah kendine bir oğul edindi!" diyorlar. O yüceler yücesi, kendisine yakışmayacak niteliklerden kesinlikle uzaktır! (89) Her bakımdan mutlak olarak kendine yeterlidir: göklerde ve yerde var olan her şey O'na aittir! Sizinse elinizde bu [tür iddialarınızı] destekleyecek hiçbir deliliniz yoktur! Hal böyleyken, bilemeyeceğiniz şeyi mi Allah'a yakıştırıyorsunuz?

89 - Bkz. 2. sure, 96. not.

69. De ki: "Kendi uydurdukları yalanı Allah'a yakıştıranlar asla esenliğe erişemeyeceklerdir!"
70. [Kısa süren] bir tutunmadır bu dünyadaki; ve sonra onların dönüşü er geç Bize olacak: Ve Biz de, hakkı inat ve ısrarla inkar etmelerinin karşılığı olarak onlara o çok yoğun, çok şiddetli acıyı tattıracağız.
71. (ŞİMDİ artık) onlara Nûh'un başından geçenleri anlat; hani o, kavmine: "Soydaşlarım!" demişti, "eğer benim [aranızdaki] konumum ve Allah'ın ayetlerini size bildirmem zorunuza gidiyorsa, (90) bilin ki, ben Allah'a güveniyorum. Öyleyse, artık [bana] yapacağınızı yapmak için (91) hem kendi gücünüzü hem de Allah'tan başka tanrılık yakıştırdığınız yardımcılarınızı (92) bir araya toplayın; bir kere ne yapacağınıza karar verdikten sonra da artık girişeceğiniz eylem sizi tasalandırmasın; (93) [neye ki karar verdiyseniz] bana karşı artık elinizden geleni ardınıza komayın; hem de bana hiç soluk aldırmadan!

90 - Zımnen, "bu ayetler atalarınızdan devraldığınız müşrikçe inançlara ters ya da aykırı düşüyor diye". Bu surenin 71-73. ayetlerinde kısaca temas edilen Hz. Nûh kıssası en ayrıntılı ve uzun biçimde 11:36-48'de anlatılmaktadır (ayrıca bkz. 7:59-64). Kıssaya burada temas edilmesi, yukarıda 47. ayetle ve dolayısıyla bu surenin ana fikriyle olan bağlantısı sebebiyledir: yani, Allah'ın buyruk ve iradesini insanlara peygamberleri vasıtasıyla ulaştırdığı gerçeğiyle ve O'nun mesajlarını yalanlayanların öte dünyada çekmeleri mukadder azapla.

91 - Lafzen, "girişeceğiniz eylemin yönünü belirlemek için"; (bu anlam akışı içinde emr teriminin ifade ettiği anlam budur).

92Lafzen, "[Allah'a koştuğunuz] ortaklarınız". Terim üzerine yapılmış bir açıklama için bkz. 6. sure, 15. not.

93 - Orijinal metindeki kısa ve vecîz ve dolayısıyla aktarılması zor olan "girişeceğiniz eylemin (emrukum) yönü ya da mahiyeti size herhangi bir sıkıntı ya da kararsızlık vermesin" ifadesi için oldukça serbest bir çeviridir, bu.

72. Beri yandan, eğer [size ulaştırdığım mesajdan] yüz çevirirseniz, [hatırlayın ki,] ben sizden bir karşılık beklemiş değilim; benim ücretim(i ödemek) Allah'tan başkasına düşmez; çünkü ben kendini O'na teslim edenlerden biri olmakla emrolundum".
73. (Bütün bu uyarılara rağmen) o'nu yalanlamaya kalkıştılar! Ve Biz de o'nu ve gemide o'nunla birlikte olanların hepsini kurtarıp (yeryüzüne) mirasçı kıldık; (94) ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanları ise suda boğduk: (95) İmdi, bir bak, uyarıldıkları halde uymayan insanların sonu nasıl olurmuş!

94 - Yani, "onları [diğerlerinden] fazla yaşattık" (Zemahşerî). Halâif (tekili halîf ya da halîfe) terimi için tercih ettiğimiz karşılık hakkında bkz. 2. sure, 22. not.

95 - Bkz. 7. sure, 47. not.

74. VE SONRA, o'nun ardından -her birini kendi toplumlarına olmak üzere- (96) [başka] elçiler gönderdik; öyle ki o'nlar da hakkın apaçık delillerini ortaya koydular; fakat onlar bir kere yalanlamış bulundukları şeye (sonradan) bir türlü inanmak istemediler: (97) haddi aşanların kalplerini Biz işte böyle mühürleriz. (98)

96 - Lafzen, "elçileri [kendi] kavimlerine gönderdik" -Muhammed (s)'den önceki peygamberlerden her birinin belli bir kavme ya da cemaate gönderildiğini, Arap toplumunun içinden çıkan Hz. Peygamber'in ise, bütün insanlığa hitab eden evrensel bir mesaj tebliğ eden ilk ve son peygamber olduğunu îma eden bir ifade.

97 - Karş 7:101 ve ilgili 82. not.

98 - Bkz. 2. sure, 7. not.

75. Bu [ilk peygamberlerden] sonra Musa ve Harun'u ayetlerimizle Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik: ne var ki onlar, günaha gömülüp gitmiş bir topluluk oldukları için, büyüklük tasladılar,
76. Öyle ki, kendilerine katımızdan hak geldiği zaman, "Bakın, bu düpedüz bir büyü!" (99) dediler.

99 - Lafzen, "bu büyüden başka bir şey değil": Son peygamber Muhammed (s)'e karşı yapılan itirazlara benzer biçimde. (Bkz. bu surenin 2. ayeti ve ilgili 5. not.) Hz. Musa'nın kendilerine tebliğ ettiği mesajın büyüleyici, derinden sarsıcı etkisini dile getiren bir suçlama.

77. Musa: "Size hak geldiğinde hakkında böyle mi konuşursunuz?" dedi, hiç büyü olabilir mi, bu? Hem de, büyücülerin mutlu sona asla ulaşamayacakları ortadayken!" (100)

100 - Bu son cümlenin vurguladığı husus, "büyü" ya da "sihir" olarak nitelendirilen şeyin, herhangi bir gerçek ve manevî muhtevadan yoksun, geçici bir görüntüden başka bir şey ortaya koyamayacağı, küllî çerçevesi itibariyle Kur'an'da Allah'ın yolu olarak tanımlanan tabiat ilke ve kanunlarının üstüne çıkamayacağı hakikatidir. Hz. Musa ile sihirbazların ve sonrakilerin ihtidasına dair kıssa, her ikisi de bu sureden önce vahyedilmiş olan A‘râf ve Tâ-Hâ surelerinde oldukça ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

78. [Seçkinler:] "Bizi atalarımızı inanç ve uygulama olarak izler bulduğumuz yoldan çevirmeye ve böylece ikinizin bu ülkede söz sahibi kimseler olmanızı sağlamaya mı geldin? Her ne hal ise, size, ikinize (101) inanmıyoruz!" dediler.

101 - "Siz ikiniz" şeklindeki ikili hitap Hz. Musa ve Harun'la ilgilidir.

79. Ve Firavun "En usta sihirbazları bana getirin!" diye emretti.
80. Sihirbazlar gelince Musa onlara: "Haydi atın atmak [istediğinizi]!" dedi.
81. Böylece onlar [asâlarını] atıp [gözbağcılık yoluyla izleyenleri etkileyince] (102) Musa onlara: "Bu yaptığınız sihirden başka bir şey değil; Allah bunu mutlaka boşa çıkaracaktır! Gerçek şu ki, Allah bozgunculuk yapanların işini asla ileri götürmez.

102 - Yukarıdaki ilave, 7:116'ya dayanmaktadır; ayrıca bkz. 20:66'nın ikinci paragrafı.

82. Tersine, kelimeleriyle (103) ancak hakkın ortaya çıkmasını sağlar; günaha gömülüp giden insanlar bundan hoşnut olmasalar da!"

103 - Burada "Allah'ın kelimeleri"nden kasıt, Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiy olduğu kadar, O'nun tarafından vaz‘edilen tabiat kanunlarında kendini gösteren O'nun yaratıcı iradesidir de (Menâr XI, 468). Benzer bir ifade 8:7 ve 42:24'de de geçmektedir.

83. Firavun ve onun seçkinler çevresi kendilerine zulmeder korkusuyla (104) [başkaları geri dururken] kavminden ancak birkaç kişi Musa'ya olan inançlarını açıkladılar: (105) çünkü Firavun ülkede gerçekten de nüfûz ve iktidar sahibiydi, ve üstelik ölçüsüz, acımasız biriydi.

104 - "‘Alâ havf" ifadesi, imanlarını açığa vurmaktan çekinmeyenlere izafeten, "korku[ların]a rağmen" anlamıyla yorumlanacak olursa, yukarıdaki cümlenin anlamı şöyle olacaktır: "Firavun ve onun seçkinler çevresinin kendilerine zulmedecekleri yolundaki korkularına rağmen, kavminden küçük bir grup Hz. Musa'ya olan inançlarını açığa vurdu". Ayet'in bu yolda anlaşılması, bizim tercümemizi destekleyici yönde, çoğunluğun korku yüzünden imanlarını açığa vurmaktan kaçınmış olduğu anlamını da içinde taşıyacaktır.

105 - Lafzen, "Musa'ya inandılar". Ayetin (Türkçe söz dizimi itibariyle zorunlu olarak başa gelen -T.ç.n.) devamı, burada söz konusu olanın, imanın kendisi değil onun açığa vurulması olduğunu gösterdiği için bizim aktarımımız da bu yönde olmuştur. Zürriyet (lafzen, "nesil/kuşak") terimine gelince, terimin çok kere "bir kimsenin soyundan gelen küçük bir grup insan [ya da birkaç kişi]" anlamında kullanıldığını belirten güvenilir pek çok kaynak bulunmaktadır (Taberî, Beğavî, Râzî ve İbni Kesîr'in kaydettiği üzre İbni ‘Abbâs; Taberî ve İbni Kesîr'in kaydettiğine göre Dehhâk ve Katâde); bunun içindir ki, biz de terimi bu yönde aktardık. Kur'an, bazı Mısırlıların da Hz. Musa'nın tebliğ ettiği mesajlara inanıp bu inançları açığa vurduklarını söylediğine göre (örn. 7:120-126), burada "onun halkı" ya da "onun kavmi" ifadesiyle işaret edilmek istenenin sadece İsrailoğulları'nı değil, hem onları hem de Mısırlıları, yani, Hz. Musa'nın içinde yaşadığı bütün bir Mısır toplumunu kapsadığı rahatlıkla düşünülebilir. Nitekim, müteakip cümlecikte geçen ve açıkça Mısır toplumunun "ileri gelenleri"ni ifade eden "onların seçkinler topluluğu" terimindeki aidiyet zamiri de bu görüşü desteklemektedir.

84. Musa: "Eğer Allah'a inanıyorsanız" dedi, "eğer gerçekten O'na bağlanıp kendinizi O'na teslim etmişseniz, öyleyse artık güvenin O'na!"
85. Bunun üzerine onlar da: "Biz güvenimizi Allah'a bağlamışız! Ey Rabbimiz, bizi zalim bir topluluğun elinde rüsvay etme!" (106) dediler.

106 - Lafzen, "kötülük yönünde iğvâ, ayartı" (fitne).

86. "Hakkı inkar eden bu toplumun elinden lütfunla kurtar bizi".
87. Biz de Musa ile kardeşine: "Şehirde halkınız için bazı evleri sığınak edinin" diye vahyettik, "ve [onlara deyin ki] ‘Evlerinizi ibadet yerine (107) dönüştürün; ve namazda devamlı ve kararlı olun!' Ve [sen ey Musa!] inananları [Allah'ın yardımıyla] müjdele!"

107 - Lafzen, "dua ya da ibadetin istikametine (kıble)" -İsrailoğulları'na, kendileri için tek kurtuluş yolunun Allah'tan yana hep bilinç ve duyarlılık göstermekten, kendilerini sonuna kadar O'na ve O'nun dâvâsına adamaktan geçtiğini ifade eden bir mecaz. Çoğunlukla "Mısır" olarak tercüme edilen mısr sözcüğünün birinci anlamı gerçekte "şehir" ya da "başşehir"dir.

88. Ve Musa: "Ey Rabbim!" dedi, "gerçek şu ki, Sen Firavun ve onun seçkinler çevresine dünya hayatında görkem ve zenginlik verdin; öyle ki, bunun sonucu olarak onlar da, ey Rabbim, [başkalarını] Senin yolundan çeviriyorlar! (108) Ey Rabbimiz, öyleyse artık onların zenginliklerini silip yok et, (ve böylece) kalplerini katılaştır; çünkü çetin azabı görmedikçe inanmayacaklar!"

108 - Klasik müfessirlerin çoğuna göre yudillû (saparlar, yoldan çıkarlar) fiilinin başında bulunan li takısı, bu anlam akışı içinde lâmu'l-‘âkibe (sonuç bildiren lâm) durumunda olup, çok yerde olduğu gibi "için" ya da "diye" sözcükleriyle aktarılabilecek bir amaç ya da niyet belirtmez. Bizim burada li takısı için benimsediğimiz "bunun sonucu olarak" şeklindeki ifade, Allah'ın kendilerine bahşettiği kudret ve zenginliği O'na şükranlarını belirtecek yönde değil de, insanları O'nun yolundan çevirmekte kullanan Firavun ve onun seçkinler topluluğuna karşı Hz. Musa'nın duyduğu ahlakî tepkiyi dile getirmeyi amaçlamaktadır.

89. [Allah:] "Bu dileğiniz kabul olundu" (109) dedi, "öyleyse, siz ikiniz dosdoğru yolda sabır ve sebatla devam edin ve [doğru nedir, eğri nedir] bilmeyenlerin yolunu izlemeyin!"

109 - Lafzen, "sizin, ikinizin duası". Burada hitab edilen iki kişi, bir sonraki cümlede de sözü geçecek olan Hz. Musa ile Harun'dur.

90. Derken İsrailoğulları'nı denizin öte yakasına geçirdik; bunun üzerine Firavun ve ordusu hışımla onların ardına düştü, [denizin dalgaları onları örtüp de Firavun] boğulmak üzereyken: "Elhak, inandım," (110) dedi, "İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı yok! Ve ben de artık kendini yürekten O'na teslim eden kimselerdenim!"

110 - Lafzen, "tâ, boğulayazdığı zaman ... dedi". Hz. Musa ile Firavun'un kıssası, sonrakinin İsrailoğulları'na uyguladığı baskı ve zorbalık ve İsrailoğulları'nın kurtuluşu hakkında bkz. Çıkış i-xiv ve özellikle (Kur'an'ın yukarıdaki ayetiyle ilgili olarak) İsrailoğulları'nın mucizevî kurtuluşunu, Firavun ve ordusunun kötü akibetini ayrıntılı bir biçimde anlatan xiv. bâb. Akıldan çıkarılmamalıdır ki, gerek Kitâb-ı Mukaddes'de, gerekse sözlü Arap kültüründe yer alan tarihsel olay ve menkıbelere ilişkin Kur'ânî atıfların hemen hepsinde amaç bu olayları hikaye etmek, dikkati olay örgüsünün kendisine çekmek değil; olay örgüsünün altında yatan özel ahlakî derse dikkat çekmek, onu gün ışığına çıkarmaktır: bu durum, bu îma ve atıfların Kur'an'ın bütününe dağılmış bir bütünün parçaları halinde olmasını da açıklamaktadır.

91. [Ona]: "Ancak şimdi mi?" (111) denildi, "Oysa, bu güne kadar [Bize] hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın!

111 - Yani, "Ancak şimdi mi, bunun için vaktin çok geç olduğu şu an mı tevbe ediyorsunuz?" Karş. 4:18 "Ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında ‘Şimdi tevbe ediyorum' diyenlerin tevbesi kabul edilmeyecektir."

92. [İmdi,] bugün senin sadece bedenini kurtaracağız (112) ki, senden sonra gelecek olanlar için [uyarıcı] bir işaret olsun; çünkü, gerçek şu ki, insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor!"

112 - Lafzen, "Seni bedensel olarak kurtaracağız": Bununla muhtemelen, eski Mısırlıların, krallarının ve seçkinlerinin cesetlerini mumyalayarak gelecek kuşaklar için saklamak yolundaki gelenekleri îma ediliyor. Bazı eski Mısır uzmanları Kur'an'da ve Kitâb-ı Mukaddes'de sözü geçen "zalim Firavun"un II. Ramses (M.Ö. 1324-1258 dolayları) olduğunu ileri sürerken, bazıları da onu talihsiz selefi Tut-ankh-amen'le ya da M.Ö. 15. yüzyılda yaşamış olan III. Thotmes (yahut Thutmosis)'le özdeşleştirmektedirler. Ama bütün bu "özdeşleştirmeler" yalnızca zan ve tahmine dayanmakta olup tarihsel olarak belgelenmemiştir. Akılda tutulmalıdır ki, Kur'an'da geçen "Firavun" (Kur'an'da fir‘avn) tabiri bir özel isim olmayıp Eski Mısır'da bütün krallar için kullanılan bir ünvandan ibarettir.

93. Derken, İsrailoğulları'na son derece güzel, emin bir yurt tayin ettik (113) ve kendilerini temiz ve hoş rızıklarla rızıklandırdık. Ama, ne zaman ki [vahiy yoluyla] kendilerine (hakikat) bilgi(si) geldi, ancak o zaman aralarında çekişmeye, farklı görüşler benimsemeye başladılar: Allah, çekişmeye düştükleri her konuda Kıyamet Günü aralarında elbette hüküm verecektir. (114)

113 - Lafzen, "İsrailoğulları'nı güzel ve emin bir yere yerleştirdik" -sıdk terimi, hemen bütün müfessirlere göre, bu anlam örgüsü içinde "güzel ve emin" anlamına gelmektedir.

114 - Bu ayeti tefsir ederken Râzî şunları yazıyor: "Tevrat'ı okuyup incelemeye başladıkları güne kadar Hz. Musa kavmi aralarında çekişmeye düşmeden, tek bir dinî inanç ve görüş üzerindeydiler (‘alâ milletin vâhide); ne zaman ki Tevrat'ı incelemeye başladılar, o zaman [muhtelif] meselelerin, yükümlülüklerin farkına vardılar ve bunların yorumunda aralarında görüş ayrılıklarına düştüler. Bu anlamda, [yukarıdaki Kur'an ayetiyle] Allah açıklamaktadır ki, bu kabil görüş ayrılıkları kaçınılmazdır (lâ-budd) ve bu dünya hayatında hep olacaktır". Râzî'nin psikolojik vukuf arzeden bu isabetli yorumu, zihinsel planda başka açılar kullanıp başka görüşler benimseme yatkınlığının, yani ihtilaf ve çekişmenin insan tabiatının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça dile getiren Kur'ânî söylemle de bağdaşmaktadır (bkz. 2:213 ve 253. ayetlerin son cümleleri ve ilgili notlar; ayrıca 23:53 ve 30. not).

94. BÜTÜN bunlardan sonra, [ey insanoğlu], sana indirdiğimiz şey[in doğruluğun]dan hâlâ şüphede isen, (115) önceki çağlarda vahyedilmiş metin-(leri) okuyan kimselere sor: (116) [O zaman anlayacaksın ki] Rabbinden sana gelen haktır. O halde, artık şüphecilerden olma.

115 - Bazı müfessirler 94. ve 95. ayetlerin Hz. Peygamber'e hitab ettiğini söylemişlerdir. Oysa bu görüş, 95. ayette, "Allah'ın ayetlerine yalan gözüyle bakan kimselerden olma" öğüdü gözönünde bulundurulursa bizce gerçeğe son derece aykırı gözükmektedir, çünkü açıktır ki, Allah tarafından peygamber olarak seçilen birinin bu öğütle işaret edilen günaha düşmesi muhaldir. Sonuç olarak Râzî, bu iki ayeti genel olarak insana hitap olarak ele almakta ve "sana indirdiğimiz şey" ifadesi de bizim anladığımız şekilde, insanlığa vahiy yoluyla ulaştırılan, tebliğ edilen hakikat bilgisi olarak açıklanmıştır. Bu yorum ayrıca, yukarıdaki bölümün, son ilahî kitap olan Kur'an'la insanlığa bahşedilen hidayetten söz eden 57-58. ayetlerle de yakından ilgili olduğunu göstermektedir.

116 - Yani, Yahudi ve Hristiyanlara. Burada "okumak" eylemi, zaman içinde metin olarak tahrifata uğramış olsa da, hâlâ içinde Muhammed (s)'in bir peygamber olarak zuhuruna açık işaretler taşıyan ve dolayısıyla onunla vahyedilen mesajın doğruluğunu belgeleyen Kitâb-ı Mukaddes'e inananların inancıyla mecazî bir eş anlamlılık ifade etmektedir. En geniş anlamıyla yukarıdaki ayet, insanoğlunun dinî tecrübenin kesintisiz devamlılığına ve Kur'an'da sıkça değinildiği üzere Allah elçilerinin hepsinin tek ve aynı gerçeği tebliğ ettiklerine işaret etmektedir. (Bkz. bu konuda, 5:48'in ikinci paragrafı ve ilgili 66 ve 67. notlar.)

95. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kimselerden olma ki, kendini kaybedenler arasında bulmayasın.
96. Gerçek şu ki, haklarında Rablerinin sözü [yargısı] gerçekleşmiş olanlar (117) imana erişemeyeceklerdir.

117 - Bkz. yukarıda 33. ayet ve 53. not; ayrıca 14:4 üzerine 4. not.

97. Kendilerine her türlü kanıtlayıcı belge gelse bile, tâ ki [öte dünyada kendilerini bekleyen] o çok can yakıcı azabı gözleriyle görünceye kadar... (118)

118 - Zımnen, "kendilerine, inanmanın artık hiçbir yararının olmayacağı Gün'e kadar": Bununla, tam boğulma anında Firavun'un "imana gelmesi"nden söz eden 90-91. ayetlere atıf yapılıyor olmalı. Karş. keza 4:17-18.

98. Çünkü, ne yazık ki, (119) Yunus toplumundan başka, [bütün bireyleriyle topyekun] imana erişen ve böylece imanının (vereceği huzur ve güvenliği) tadan herhangi bir cemaat çıkmadı henüz. (120) (Yunus'un soydaşları) inandıkları zaman, dünya hayatında [sürüklenebilecekleri] alçalmanın, bayağılaşmanın yol açacağı acıyı ve sıkıntıyı onlardan uzaklaştırdık ve belli bir süre varlıklarını sürdürmeleri için kendilerine fırsat verdik. (121)

119 - Lev-lâ ("olmasaydı" ya da "... için değilse") edatı bazen hel-lâ edatıyla eş anlamlı olarak kullanılır ve bu durumlarda "niçin değil?" ("niçin öyle olmadı ..?" ilh.) şeklinde tercüme edilebilir. Ne var ki, yukarıdaki ifade için sözkonusu edatın ne soru haliyle tercümesi, ne de yukarıda belirtilen harfiyyen tercümesi sözün amacını vermeye yetmemektedir. İfadenin anlamı ancak, lev-lâ edatının -yukarıda belirtilen birinci dereceden anlamları yüklenmesi dışında- ayrıca hurûfu't-tahdîd denen ve ısrar, teşvik bildiren edatlardan biri olduğu hatırlanınca açıklık kazanıyor. Bu yanıyla edat, gelecek zaman kipinde çekilmiş bir fiilden önce geldiği zaman, bir şeyin yapılması yönünde çabukluk bildiren bir teşvik ve yüreklendirme; geçmiş zaman kipinde çekilmiş bir fiilin önünde ise, yukarıdaki ifadede olduğu gibi, birinin yapması gereken bir işi yapmamış olmasından ötürü bir esef, kınama ya da yazıklama ifade etmektedir. Modern İngilizce'de bu anlamıyla edatın deyimsel bir karşılığı yoktur. Kanaatimizce edat için en yakın karşılık arkaik İngilizce'de, derin bir esef ve kınama ifade eden "heyhat (alack)!" (muhtemelen, kayıp ya da talihsizlik durumunda söylenen "ah! lack!" ifadesinden türemiş olmalı) ünlemi olurdu. Ne var ki, bu ünlemin kullanılması, fazlasıyla eski, fazlasıyla tumturaklı olduğundan bizce yerinde olmayacaktı. Sonuç olarak, arkaik "alack" sözcüğünün ifade gücünü taşımasa da, daha sık kullanılan "alas" (yazık; ne yazık!) sözcüğünü tercih etmek zorunda kaldık. Yine de okuyucu her halükarda akılda tutmalıdır ki, yukarıdaki pasaj her ne kadar bir şart cümlesi ya da soru cümlesiymiş gibi görünse de, çok açık bir biçimde başta Taberî olmak üzere pek çok klasik müfessirin belirttiği gibi, aslında "ne yazık ki, (şimdiye kadar) hiç olmadı ..." şeklinde bir hüküm ifadesi ortaya koymaktadır.

120 - Kur'an pek çok yerde işaret etmektedir ki, hiçbir peygamber halkının bütün bireylerince öyle hemen hoş karşılanıp benimsenmedi; tersine, üyelerinin çoğunluğunun ilahî mesajı dinlememek konusunda gösterdikleri inatçı direnme yüzünden nice toplumlar helak oldu, ziyan olup gitti. Bunun tek istisnasının, Yunus Peygamber'e önceleri karşı çıkan (öyle ki bu yüzden "Yunus öfkeyle çıkıp gitmişti": karş. 21:87) ama sonra o'nun çağrısına topluca icabet edip kurtulan Ninova halkı olduğu ifade edilmektedir. Yunus kıssası için bkz. 21:87-88 ve 37:139-148 ve ilgili notlar; Kur'ânî atıflara aykırı düşmeyen daha ayrıntılı bir anlatım Kitâb-ı Mukaddes'de yer almaktadır (Yunus'un Kitabı). Söz konusu pasajın anlam örgüsü içinde, gelmiş geçmiş toplumlar arasında peygamberlerine iş işten geçmeden kulak verme basiretini göstermiş tek toplum olarak Hz. Yunus'un kavminden söz edilmesi, "haklarında Rablerinin sözü gerçekleşmiş olan kimseler" (bkz. 96. ayet) tarafından Kur'an mesajının bile bile reddedilmesinin onlarda manevî bir çöküşe ve dolayısıyla ahirette de çetin bir azaba yol açacağı gerçeğiyle Kur'an dinleyen, okuyan insanları uyarmak içindir.

121 - Lafzen, "bir zaman için"; yani toplumsal süreçlerle doğal olarak belirlenmiş ayakta kalma süresi (bkz. Menâr XI, 483).

99. [İşte bunun gibi] Rabbin eğer öyle olmasını dileseydi, yeryüzünde yaşayan herkes topyekun imana erişirdi: (122) Hal böyleyken, insanları inanıncaya kadar zorlayabileceğini mi sanıyorsun,

122 - Kur'an tekrar tekrar şu gerçeğin altını çizmektedir: "Eğer O dileseydi hepinizi doğru yola yöneltirdi" (6:149). Bu açıkça şu anlama geliyor: Allah insana doğru ile eğri arasında seçim yapma serbestisini bahşetmiş ve böylece onu, yalnızca doğal güdüleriyle, içgüdüleriyle yaşayan öteki canlılardan ayırarak ahlak meselesi olan üstün bir varlık statüsüne yükseltmiştir. Bu konuda bkz. 6. sure, 143. not; ayrıca, Düşüş ya da cennetten çıkarılma temsîliyle bağlantılı olarak 7. sure 16. not.

100. hem de, hiç kimsenin, Allah'ın izni olmadıkça (123) asla imana erişemeyeceği ve aklını kullanmayanlara alçaltıcı, bayağılaştırıcı [inançsız]lığı musallat edenin O olduğu (gerçeği) ortadayken? (124)

123 - Yani, doğruyla eğriyi ayırd etme yetisi de dahil, insan doğasına yerleştirdiği kuvvet ve yatkınlıklar yanında bir de bizâtihî Allah'ın yol göstermesi olmadıkça. İnsanın ahlakî seçim konusundaki özgün iradesi, insanın kendi Tanrı vergisi doğasına, yani, fıtratına uymaktaki istekliliği ya da isteksizliğiyle kendini belli ettiğine göre, imana erişmenin, son tahlilde Allah'ın hidayet ve inayetine bağlı olduğu söylenebilir. (Bu konuda karş. 2. sure, 19. not; ayrıca, 14. sure, 4. not).

124 - Karş. 8:22 ve 55; ayrıca ilgili 58. not. Karşılaştırma için işaret edilen ayetlerde olduğu gibi, yukarıdaki ayette de inançsızlık, kişinin ister peygamberlere indirilen vahiyle doğrudan ifade edilsin, ister -Kur'an'ın bundan sonraki ayette bir kere daha altını çizdiği üzere- yaratılmış âlemdeki gözlenebilir olgularda insanın müşahede ve idrakine açık tutulmuş ayetler, alamet ve işaretler yoluyla ifade edilmiş olsun Allah'ın mesajlarını anlamak, algılamak noktasında aklını kullanmaya peşinen isteksiz olmasının bir sonucu olarak gösterilmektedir.

101. De ki: "Göklerde ve yerde var olanlara bakın da düşünün!" Ne var ki, inanmayacak olan bir topluma ne ayetlerin, ne de uyarmaların bir yararı dokunabilir!
102. O halde, kendilerinden önce gelip geçen [inkarcıların yaşadığı felaket] günlerinden başka günler mi bekliyorlar? De ki: "Öyleyse, [olacak olanı] bekleyin bakalım; doğrusu ben de sizinle beraber bekleyeceğim!"
103. [Çünkü bu konudaki değişmeyen uygulama şudur: hakkı inkar edip ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların felaketlerini hazırlarız;] ve buna karşılık elçilerimizi ve imana erişenleri kurtarırız. (125) İşte bize hak olan, böylece inananları kurtarmamızdır. (126)

125 - Ayetin başında yer alan bizim uzun, açıklayıcı ilavemiz, herkesten çok Zemahşerî'nin ayet hakkındaki açıklamalarına dayanmaktadır. Böyle bir açıklayıcı ilaveye şunun için ihtiyaç duyulmuştur: Ayetin başında yer alan sümme ("bunun üzerine" ya da "bundan sonra") zarf bağlacı burada sözün akışını önceki ayetten bu ayete dolaysız bir geçişle aktarmamakta, fakat sözü, Kur'an'da sıkça tekrarlanan bir temaya, yani önceki peygamberlerin inatçı, direngen toplumlarla yaşadıkları tecrübeye, inkarcıların uğradığı azap ve bozguna, ve netice olarak peygamberlerin ve onlara uyanların eriştikleri kurtuluşa bağlayarak, yukarıdaki 102. ayetle kurulması beklenen bağlantıyı dolaylı bir şekilde kurmaktadır. Reşid Rıza bu pasajı, haklı olarak, Kur'an'da yer alan vecîz, kısa ve özlü söyleyiş tarzının (îcâz) başta gelen örneklerinden biri olarak nitelendirmektedir (Menâr XI, 487).

126 - Râzî, hakken ‘aleynâ (lafzen, "Üzerimize hak olarak/Üzerimize borç ya da görev olarak") ifadesini, bu sözün, Allah için bir görevliliği, bir zorunluluğu değil, fakat sadece mantıkî bir gerekliliği, yani Allah'ın gerçekleştirilmesini Kendi üzerine aldığı, gerçekleştirileceğini vaad ve irade ettiği, böyle olunca da gerçekleşmesi artık kaçınılmaz olan şeyi dile getirdiğini söyleyerek açıklamıştır. Çünkü ne mutlak kudret ve irade sahibi olan Allah'ın bir "görev", bir "zorunluluk" altında olduğunu düşünmek doğru olur, ne de Râzî'nin belirttiği gibi, insanın, yaratıcısı üzerinde herhangi bir "hakkı" ya da "alacağı" olduğunu düşünmek doğru olur.

104. [EY PEYGAMBER,] de ki: "Ey insanlar, eğer benim imanımdan şüphede iseniz, [bilin ki,] kulluk etmem, sizin Allah'tan başka kulluk ettiğiniz varlıklara; (127) ben yalnızca, sizi[n hepinizi] öldürecek olan Allah'a kulluk ederim: (128) çünkü ben [yalnız O'na] inanan kimselerden biri olmakla emrolundum".

127 - Zımnen, "ve Hesap Günü yaptıklarınıza şahitlik ederim." "Kulluk ettiğiniz varlıklara" cümleciğinde ellezîne zamirinin kullanılması, işaret edilen varlıkların cansız ve temsîlî şeyler değil, azîz ya da velî olarak bilinen akıl sahibi varlıklar olduğunu gösteriyor. Burada "iman" olarak çevrilmiş olan dîn terimine gelince, bu konuda 2:256 üzerine 249. notun ilk yarısına bkz.

128 - Bu anlam akışı içinde Allah'a, yaşayan bütün yaratıklara ölümü takdir eden vasfıyla yapılan atıf, hakikati inkar edenlere, ölümden sonra O'nun huzurunda hesaba çekileceklerini hatırlatmak içindir.

105. [Ey İnsanoğlu,] işte böyle (sen de) yüzünü, yalancı, aldatıcı şeylerden bütünüyle arınmış olarak, (129) sebat ve samimiyetle [gerçek] inanca çevir; Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlardan olma.

129 - Klasik Arapça'da ve özellikle de Kur'an'da "yüz" sözcüğü, insanın kişiliğini bedenin diğer kısımlarından daha iyi ifade ve temsil ettiği için, çoğu zaman kişinin bütün vasıflarını ifade eden mecazî anlamıyla kullanılır (karş. 2. sure, 91. not). Hanîf terimine ilişkin bir açıklama için bkz. 2. sure, 110. not.

106. Sana ne bir yarar, ne de bir zarar verebilecek durumda olmayan varlıkları Allah'la beraber anıp onlara yalvarıp yakarma: çünkü, eğer böyle yaparsan muhakkak ki zalimlerden olursun!
107. Ve [bil ki,] eğer senin başına Allah bir darlık, bir sıkıntı saracak olsa, O'ndan başka onu giderecek yoktur: Ve eğer hakkında iyilik, genişlik diliyorsa, O'nun lütuf ve cömertliğini engelleyebilecek kimse de yoktur; O lütuf ve cömertliğini kullarından dilediğine nasip eder. Çünkü çok acıyan-esirgeyen gerçek bağışlayıcı O'dur.
108. [EY PEYGAMBER,] de ki: "Ey insanlar, şimdi size Rabbinizden hakikat (bilgisi) gelmiş bulunuyor artık. Bundan böyle her kim ki doğru yolu izlemeyi seçerse, bunu kendi lehine seçmiş olacaktır; ve her kim ki sapıklığı seçerse, yine bunu kendi aleyhine seçmiş olacaktır. Sizin davranışınızdan sorumlu değilim ben".
109. [Sana gelince, Ey Muhammed, sen de] yalnızca sana vahyedilene uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret: çünkü hükmedenlerin en iyisi O'dur.