Meal Seç / Sure Seç

Beled Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

90 - Beled
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Suyûtî, bu sureyi Mekke döneminin ortalarına ait gördüğü halde (50. sureden -Kâf- sonra), Muhammed (s)'in peygamberliğinin ilk yıllarına ait olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.
1. BEN bu beldeyi tanıklığa çağırırım,
2. senin serbestçe yaşadığın bu beldeyi, (1)

1 - Lafzen, "sen bu beldede serbestçe otururken". Klasik müfessirler, beled terimine "şehir" anlamı vermişler ve hâze'l-beled ("bu şehir") ibaresinin Mekke'yi anlattığını ve ikinci ayetteki "sen" şahıs zamirinin ise Muhammed (s)'e işaret ettiğini belirtmişlerdir. Mekke'nin kutsallığı Kur'an'da defalarca vurgulandığı için bu yorum makul görünmektedir, ancak ayetlerin devamı ve surenin tümünün genel havası, daha geniş kapsamlı ve daha genel bir yoruma imkan vermektedir. Bana göre, hâze'l-beled sözleri ile "bu insanlık yurdu", yani yeryüzü kasdedilmektedir (ki bu ikinci terim, birçok dilbilimciye göre, beled'in aslî anlamlarından biridir). Sonuç olarak diyebiliriz ki, 2. ayetteki "sen" zamiri, genel olarak insana râcidir ve "tanıklığa çağırılan" da, onun yaşadığı dünyevî hayattır.

3. ve [tanıklığa çağırırım] anne-babayı ve çocukları : (2)

2 - Lafzen, "doğuranı ve doğurduğunu". Taberî'nin ikna edici açıklamasına göre bu ibare, "her anne-baba ve bütün çocukları" anlamına gelir: yani, baştan sona bütün insan soyu. (Vâlid müzekker şekli, elbette, hem erkek hem kadın ebeveyni göstermektedir.)

4. Gerçek şu ki, Biz insanı acı, sıkıntı ve imtihan [ile yüklü bir hayat]a gönderdik. (3)

3 - Kebed terimi, "acı", "sıkıntı", "zorluk", "baskı", "imtihan" vb. kavramlarını kapsadığından ancak yukarıdaki gibi bileşik bir ifade ile çevrilebilirdi.

5. İnsan, kimsenin kendi üzerinde güç sahibi olmadığını mı zannediyor?
6. Övünüp duruyor: "Ben, yığınla servet tükettim!" (4)

4 - Kendi kaynaklarını -ve dolayısıyla, imkanlarını- bitip tükenmez gördüğüne işaret. "İnsan" teriminin burada "insan soyu" anlamında kullanıldığını unutmamalıyız: bu nedenle, yukarıdaki övünme, -dinî gerilemenin ve zayıflamanın yoğunlaştığı bütün dönemlerin karakteristiği olan-insanın önündeki güç imkanlarının sınırsız olduğu ve bu nedenle dünyevî "menfaatler"in doğru ile yanlışın tek ölçüsü olduğu şeklindeki yaygın inancın mecaz yoluyla ifadesidir.

7. Peki, kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? (5)

5 - Yani, "kendinden başka kimseye karşı sorumlu olmadığını mı sanıyor?"

8. Biz ona iki göz vermedik mi?
9. Bir dil ve bir çift dudak, (6)

6 - Yani, Allah'ın varlığı hakikatini tanıması ve bu hakikati dile getirmesi yahut en azından hidayeti istemesi için.

10. ve ona [kötülüğün ve iyiliğin] iki yolunu da göstermedik mi?
11. Ama o, sarp yokuşa tırmanmayı denemedi...
12. Bilir misin nedir o sarp yokuş?
13. [O,] boynunu [günah zincirinden] kurtarmaktır; (7)

7 - Beğavî tarafından nakledilen ‘İkrime'nin ve ayrıca Râzî'nin yorumu. Fekku rakabe ibaresi, alternatif olarak, "insanoğlunu boyunduruklarından kurtarmak" şeklinde de çevrilebilir (karş. 2:177, not 146). "Boyunduruk/zincir" terimi, burada, "kölelik" olarak tanımlanabilecek olan bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik veya politik- biçimlerini kapsar.

14. yahut [kendi] aç iken (başkasını) doyurmaktır,
15. yakını olan bir yetimi,
16. yahut toprağa uzanıp kalmış olan [yabancı] bir yoksulu,
17. ve imana ermişlerden ve birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.
18. İşte böyleleri dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlardır; (8)

8 - Lafzen, "sağdaki/sağ taraftaki insanlar (ashâb )": bkz. 74:39, not 25.

19. Bizim mesajlarımızın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar ise kötülüğe batmış kimselerdir,
20. üzerlerine salınmış ateş [ile]. (9)

9 - Yani, öteki dünyada "[günahkarların] kalpleri üzerinde yükselen" ve "onları kuşatan" ümitsizlik/çaresizlik ateşi: karş. 104:6-8 ve ilgili not 5. "Kötülüğe batmış kimseler" şeklinde çevirdiğim ibare, lafzî olarak, "sol tarafın insanları (el-meş'eme )" şeklindedir.