Meal Seç / Sure Seç

Muminun Suresi

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ


( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )

23 - Muminun
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Klasik müfessirlerin çoğu bu surenin Mekke döneminin sonlarına doğru vahyedildiği görüşündedirler. Suyûtî'nin kaydettiğine göre, bazı otoriteler bunun Mekkî surelerin sonuncusu olduğunu ileri sürmüşlerse de bu konuda elimizde kesin bir delil bulunmamaktadır. İsminin de delalet ettiği gibi sure, ilk ayetinden son ayetine kadar, gerçek iman meselesi, her şeye kâdir bir Yaratıcı'nın varlığına işaret eden apaçık ve şüpheye yer vermeyen şehadet (tanıklık) meselesi ve insanoğlunun O'na karşı mutlak ve nihaî sorumluluğu üzerinde odaklanmaktadır. Allah tarafından seçilmiş uzun bir peygamberler zincirinin tebliğ çabalarında kendini gösteren kesintisiz ilahî yol gösterme olgusuna dikkat çekilmekte; bu peygamberlerin hepsi de tek ve aynı gerçeği tebliğ ettiklerine göre, Allah'a inanan herkese, 21:92-93'de olduğu gibi, hatırlatılmaktadır ki "Bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir" (52. ayet) ve bu birlik, insanoğlunun bencilliği, iktidar ve nüfûz peşinde sergilediği ihtiras ve mücadele yüzünden parçalanmıştır (53. ayet ve devamı). Bütün bunlarla birlikte, surenin, bir yaklaşım çeşitliliği içinde ifade edilen ana teması, ölümden sonraki hayatın gerçekliğine inanmaksızın üstün kudret ve ilim sahibi bir Yaratıcı Güç olarak Allah'a inanmanın mantıken imkansız olduğunun hatırlatılmasıdır.
1. KESİN OLAN ŞUDUR Kİ, inananlar kurtuluşa erişeceklerdir:
2. onlar ki, salâtlarında alçak gönüllü bir duyarlık içindedirler;
3. onlar ki, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler;
4. arınmak için yapılması gerekeni yaparlar; (1)

1 - Lafzen, "[içsel olarak] arınmaya çalışanlar" yahut "arınmak için çaba harcayanlar" -Zekat'ın bu anlam örgüsü içindeki anlamı budur (Zemahşerî; Ebû Müslim'in yorumu da aynı yöndedir).

5. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; (2)

2 - Lafzen, "mahrem yerlerini sakınırlar".

6. eşleri -yani, [evlilik yoluyla] meşru olarak sahip oldukları insanlar- (3) dışında [kimsede arzularına doyum aramazlar]: çünkü onlar (eşleriyle olan ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar;

3 - Lafzen, "yahut sağ ellerinin malik olduğu kimseler" (ev mâ meleket eymânuhum). Çoğu müfessirler bu ifadenin şüphe götürmez bir biçimde kadın kölelerle ilgili olduğunu ve ev ("yahut") takısının da meşru seçeneklerden birine işaret için kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu geleneksel yorum, bizce, kadın kölelerle evlilik dışı cinsel ilişkinin meşruiyetini öngördüğü sürece doğru ve kabul edilebilir gözükmemektedir: çünkü böyle bir öngörü ya da önkabul Kur'an'ın kendisiyle çelişmektedir (bkz. 4:3, 24, 25; 24:32 ve ilgili notlar). Üstelik sözü geçen yoruma karşı yapılabilecek tek itiraz da bu değildir. Çünkü Kur'an "müminler" terimiyle hem erkek hem de kadın müminleri kasdetmekte; ezvâc terimi de ("eşler") hem erkek hem de kadın eşlere işaret etmektedir. Bunun içindir ki, mâ meleket eymânuhum ifadesinin "onların kadın köleleri" anlamına yorulması için ortada hiçbir sebep yoktur. Öte yandan, bu ifadeyle erkek ve kadın kölelerin birlikte kasdedilmiş olması da sözkonusu olmadığına göre, ifadenin hiçbir şekilde kölelerle ilgili olmadığı, fakat 4:24'deki gibi "nikah yoluyla meşru olarak sahip oldukları kimseler" anlamına geldiği aşikardır (bkz. 4:24 hk. 26. not). Yalnız ifade, burada, bu anlam örgüsü içinde 4:24'dekinden önemli bir farklılık göstererek evlilik yoluyla birbirine "meşru olarak" sahip olan hem erkek hem de kadın müminlere işaret etmektedir. Bu yoruma göre, cümlenin başında yer alan ev takısı da "yahut" anlamında bir seçenek bildirmeyip, "bir başka deyişle" yahut "yani" tabirleriyle benzer şekilde, açıklayıcı bir ifadeye geçiş işlevini görmektedir ki, bu durumda, bir bütün olarak cümlenin anlamı şöyledir: "...eşleri, yani [evlilik yoluyla] meşru olarak sahip oldukları kimseler dışında ... ilh." (Karş. 25:62'deki benzer ifade: "düşünüp anmak isteyenler, yani [lafzen, "yahut"] şükretmek isteyenler için".)

7. ama bu [sınırı] aşmak isteyenler, işte haddi aşanlar böyleleridir;
8. ve onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler,
9. salâtlarını [tüm dünyevî kaygılardan] uzak tutarlar.
10. İşte varis olacak olanlar böyleleridir:
11. Cennete varis olacak ve orada sonsuza kadar kalacak olanlar.
12. İMDİ, GERÇEK ŞU Kİ, Biz insanı balçığın özünden yaratıyoruz, (4)

4 - İnsanın "balçıktan", "topraktan" yahut yukarıdaki ayette geçtiği gibi, "balçığın özünden (sulâleh)" yaratıldığına dair çok sayıdaki Kur'ânî atıflar insan bedeninin toprakta yetişen ya da toprağın bileşiminde bulunan muhtelif organik ve inorganik unsurlardan teşekkül ettiğine, toprakta yetişen besinlerin özümlenmesi yoluyla bu unsurların sürekli olarak canlı ve üretken hücrelere dönüştüğüne (Râzî) işaret etmekte ve böylece insanın bedensel menşeinin ya da özünün basitliğini ve buna bağlı olarak da, ona akıl ve duygu donanımı bahşeden Allah'a karşı insanın ödemesi gereken şükran borcunu dile getirmektedirler. 12-14. ayetlerde kullanılan geçmiş zaman kipi (mazî), bu yaratılış evrelerinin hepsinin Allah tarafından öngörülüp gerçekleştirildiğini ve bu sürecin insanın O'nun tarafından yeryüzüne çıkarıldığı günden bu yana hep tekrarlanıp durduğunu vurgulamak içindir; bu anlam örgüsü içinde sözkonusu tekrar tekrar vukuun başka bir dile şimdiki zaman kipinde aktarılması yerinde olacaktır.

13. ve sonra onu döl suyu damlası halinde [rahimde] özel bir koruma altında tutuyoruz;
14. sonra bu döl suyu damlasından döllenmiş hücreyi yaratıyoruz; sonra bu döllenmiş hücreden de cenini ve ceninden kemikleri yaratıyoruz; ve sonra da kemiklere et giydirip onu yepyeni bir yaratık halinde (5) var edip ortaya çıkarıyoruz: öyleyse, yaratanların en iyisi, en ustası (6) olarak Allah ne yücedir!

5 - Lafzen, "başka bir yaratık", yani annesinin bedeninden bağımsız olarak varlığını sürdüren.

6 - Lafzen, "yaratıcıların en iyisi". Taberî'nin belirttiği gibi, Araplar "yaratıcı" ya da "yaratan" sıfatını her türlü "sanatkar/sanatçı" (sâni‘) için kullanmaktadırlar; bu kullanım, geniş anlamıyla sanat eserlerinin "yaratımı"yla ilgili olarak Avrupa dillerinde de geçerlidir. Sözcüğün gerçek ve birincil anlamıyla asıl ve yegane yaratıcı Allah olduğuna göre, ahsenu'l-hâlikîn ifadesi, hâlik teriminin bu ikincil anlamıyla anlamlandırılmalıdır (karş. Tâcu'l-‘Arûs, haleka maddesi).

15. Ve bütün bunlardan sonra, kaçınılmaz olarak (hepiniz) ölümü tadıyorsunuz;
16. ve en sonunda da, Kıyamet Günü, şüphesiz, diriltileceksiniz.
17. Yine, gerçek şu ki, Biz sizin üzerinizde yedi [semavî] yörünge yarattık; (7) ve şüphesiz, Biz yarattığımız âlemden hiçbir şekilde habersiz değiliz.

7 - Lafzen, "yedi yol": bu ifade görülebilir gezegenlerin yörüngelerine işaret edebileceği gibi -klasik müfessirlerin dediği gibi- Kur'an'da sıkça sözü edilen "yedi kat gök" (yani, "yedi kozmik sistem") anlamına da gelebilir. Her iki durumda da, "yedi" sayısı, çokluk bildirmek üzere deyimsel anlamda kullanılmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak bkz. 2:29 hk. 20. not.

18. Ve Biz suyu gökten [belirlediğimiz] bir ölçüye göre indiriyor, sonra da onu yeryüzünde tutuyoruz; ama, hiç şüphesiz, bu [nimeti] geri almaya da kâdiriz!
19. Ve onunla sizin için, içinde yediğiniz pek çok meyvenin bulunduğu hurma ve üzüm bahçeleri meydana getiriyoruz;
20. ve (yine onunla sizin için) Tûr-i Sînâ [çevresindeki topraklar]da yetişen (8), ürününden yağ elde edilen ve yiyenlere hoş kokulu, lezzetli bir katık sağlayan ağacı (çıkarıyoruz).

8 - Yani, pek çok Kur'an öncesi peygamberin yaşayıp tebliğde bulunduğu (mukaddes çağrışımları dolayısıyla burada Tûr-i Sînâ/Sina Dağı ile simgelenen) doğu Akdeniz ülkelerine özgü zeytin ağacı.

21. Ve evcil hayvanlarda [da] sizin için, şüphesiz, çıkarılacak bir ders vardır: onların karınlarındaki [süt]ten size içiriyoruz; onlardan, başka pek çok bakımlardan yararlanıyorsunuz: (sözgelimi,) onların etiyle besleniyorsunuz, (9)

9 - Lafzen, "onlardan yersiniz".

22. onlarla -[deniz üzerinde] gemiler(le taşındığınız) gibi- taşınıyorsunuz.
23. VE YİNE, GERÇEK ŞU Kİ, Nûh'u kendi kavmine (10) gönderdik; onlara: "Ey kavmim!" dedi, "[yalnızca] Allah'a kulluk edin, çünkü sizin O'ndan başka tanrınız yok! Hal böyleyken, yine de, O'na karşı sorumluluk duymayacak mısınız?"

10 - Zımnen, "o kavim ki, Yaratıcı'nın eşsiz-ortaksız olduğuna işaret eden her türlü delili hiçe saymış ve böylece, Allah'ın insana bahşettiği sayısız nimete karşı nankörce davranmıştı".

24. Ama o'nun kavmi içinde hakkı kabule yanaşmayan seçkinler çevresi: "Bu (adam) kendine sizin üstünüzde bir yer sağlamak isteyen, sizin gibi ölümlü bir kişiden başka biri değil ki!" dediler, "Çünkü, Allah [bize bir mesaj ulaştırmak] isteseydi, herhalde melekleri gönderirdi; [üstelik,] biz atalarımızdan asla bu[na benzer herhangi bir] şey işitmedik! (11)

11 - Lafzen, "bununla ilgili olarak (fî) atalarımızdan herhangi bir şey işitmedik". İnsanların, ilk defa karşılaştıkları ahlakî bir önermeyi reddetmek için, çoğu zaman, bunun atalarından devralıp alışageldikleri düşünce ve yaşama tarzına uymadığını ileri sürmekten başka bir sebep bulamadıklarını dile getiren Kur'ânî bir atıf. Bu atıf, dolaylı olarak, kör taklidi, yani vahiyle, bir peygamberin açık öğretisiyle ya da sağduyuyla açıkça desteklenmeyen dinî doktrin ya da görüşleri körükörüne benimsemeyi mahkum eden bir îma da taşımaktadır.

25. Kaçık bir adamdan başka biri değil o; bunun için, siz o'nu bir süre gözaltında tutun".
26. [Nûh:] "Ey Rabbim!" dedi, "Onların (bu) yalanlamalarına karşı bana yardım et!"
27. Bunun üzerine, Biz de o'na: "Bizim gözetimimiz altında (12) ve (sana) vahyettiğimiz yöntemlerle [seni ve seninle beraber olanları kurtaracak olan] (13) gemiyi yap;" diye vahyettik, "ve hükmümüz gerçekleşip de seller halinde yeryüzünü sular kapladığı zaman her cins [hayvandan] bir çiftle birlikte -haklarında ceza hükmü verilmiş olanlar dışında- aileni bu [gemiye] bindir; ve sakın, o haksızlık yapmış olanlar için Bana başvurma -çünkü, onlar kaçınılmaz olarak boğulacaklar!

12 - Yani, "Bizim korumamız altında".

13 - Bu açıklayıcı ilave için bkz. 11. sure, 60. not. Sonraki pasaj hk. bir açıklama için bkz. 11:40 ve ilgili 62-64. notlar. 11:25-48'de çok daha ayrıntılı olarak verilen Hz. Nûh kıssasının burada (kısaca) tekrarlanmasının sebebi 29. ayette açıklık kazanmaktadır.

28. "Sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleşir yerleşmez de ki: ‘Bütün övgüler, bizi bu zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a aittir!'"
29. "De ki: ‘Ey Rabbim! [Senin tarafından] kutlanmış, güvenli kılınmış bir yere eriştir beni; (14) çünkü, insana erişmesi gereken yere nasıl erişeceğini en iyi gösteren Sensin!'" (15)

14 - Lafzen, "beni kutlu/güvenli bir konuşla kondur", yani güvenli şartlarda yahut güvenli, bereketli bir yere ulaştır (Taberî).

15 - Lafzen, "[İnsanı] eriştirenlerin en iyisi Sensin", yani varması/erişmesi gereken yere en güzel, en iyi eriştiren Sensin. Hz. Nûh'a ve dolayısıyla inanan herkese önerilen bu duayla gemi kıssası sembolik bir anlam kazanmakta ve hem ruhî/manevî, hem de maddî/dünyevî hayatta insanın izlemesi gereken kurtuluş yolunu gösterebilecek aslî kaynak olarak ilahî aydınlanmaya karşı insan ruhunun duyduğu arzu ve ihtiyacı simgelemektedir.

30. Bu [kıssa]da, muhakkak ki, [düşünen insanlar için çıkarılacak] dersler vardır; ve şüphesiz, Biz [insanı] sınavdan geçirmekteyiz.
31. BU [İLK TOPLUM]LARIN ardından yeni nesiller dünyaya getirdik; (16)

16 - Lafzen, "başkalarından bir nesil" ya da "bir başka nesil (karn)". Karn teriminin daha geniş anlamı hk. bkz. 6. sure, 5. not.

32. Onlara kendi içlerinden elçi gönderdik; [bu elçi de onlara aynı şeyi söyledi:] "[yalnızca] Allah'a kulluk edin; çünkü sizin O'ndan başka tanrınız yok. Buna rağmen, yine de O'na karşı sorumluluk duymayacak mısınız?" (17)

17 - Klasik müfessirlerin çoğu 32-41. ayetlerde sözü geçen peygamberin ‘Âd kavmine gönderilen Hz. Hûd olduğu görüşündedirler (bkz. 7. sure, 48. not). Ne var ki, bu pasaj, Muhammed (s) de dahil, pek çok peygamberin hayatında görülen ortak unsurları dile getirdiği için, kanaatimizce, yukarıdaki kıssa genel bir anlam taşımaktadır ve belli bir peygambere değil de, Allah'ın bütün peygamberlerine ve o'nların her birinin peygamber olarak yaşadıkları tecrübelerde tekrarlanan benzer çizgilere ilişkin genel bir atıf durumundadır.

33. Ve [yine] toplumun -[sırf] kendilerine dünya hayatında bolluk ve genişlik bahşettik diye, bununla kurumlanıp- (18) hakkı kabule yanaşmayan, ahiret gerçeğini yalanlayan seçkinler çevresi [her defasında]: "Bu [adam] yediğinizden yiyen, içtiğinizden içen, sizin gibi bir ölümlüden başka bir şey değil" dediler,

18 - Taberî'nin kısa fakat özlü, etrafnâhum fi'l-hayâti'd-dunyâ ifadesi için yaptığı açıklama bu yöndedir. Terife fiilinin tam açıklaması için bkz. 11:116 hk. 147. not.

34. "ve tıpkı sizin (şimdi yaptığınız) gibi bir ölümlüye itibar edecek olursanız, bilin ki, sonunda kaybeden mutlaka siz olacaksınız!
35. Bu (adam) size ölüp de toza toprağa ve kemiğe dönüştükten sonra [yeni bir hayata] kavuşturulacağınızı mı vaad ediyor?
36. Çok uzak, gerçekten çok uzak bu vaad edildiğiniz şey!
37. Bu dünyada yaşadığınız hayattan başka hayat yok: ölürüz ve [ancak bir kere] yaşarız; ve bir daha asla diriltilmeyiz!
38. Bu adam kendi uydurduğu yalanları Allah'a yakıştıran bir yalancıdan başka biri değil; ve dolayısıyla, biz asla o'na inanacak değiliz!"
39. [Bunun üzerine peygamber:] "Ey Rabbim!" der, "Bunların [bu] yalanlamalarına karşı bana destek ol!"
40. [Allah da o'na:] "Çok geçmeden, çarpılmışcasına pişman oluverecekler!" (19) diye karşılık verir.

19 - Lafzen, "pişmanlık duyanlardan olacaklardır".

41. Ve anî bir darbe şeklinde gelen [cezamız] tam yerinde ve kaçınılmaz olarak (20) onları kıskıvrak yakalayıverir; ve böylece onları sel önünde sürüklenen çerçöp ve köpüğe çeviririz: uzak olsun, böyle bir zalimler toplumu!

20 - Bi'l-hakk ifadesi (lafzen, "hakikate" yahut "adalete uygun olarak") burada, adalet, hikmet, gerçeklik, kaçınılmazlık gibi anlamlarla yüklü olup sözkonusu edilen herhangi bir durumun kaçınılmaz sonuçlarına işaret eder (Râğıb), çeviride de sözcüğün bu yüklemi aktarılmaya çalışılmıştır.

42. VE ONLARIN ardından da yine yeni nesiller (21) ortaya çıkardık:

21 - Lafzen, "başka nesiller"; yani yeni ümmetler, yeni uygarlıklar.

43. çünkü hiçbir ümmet kendi süresini ne öne alabilir; ve ne de geciktirebilir. (22)

22 - Bkz. 15:5'deki benzer ifade hk. 5. not.

44. Ve sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik: [öyle ki,] bir ümmete kendi peygamberi gelmeye görsün, o'nu hemen yalanladılar; ve bu yüzden Biz de onları birbiri peşinden yok edip hepsini efsaneye çevirdik: uzak olsun, inanmayanlar toplumu!
45. VE SONRA, Musa ve kardeşi Harun'u, mesajlarımızla ve apaçık bir yetkiyle
46. Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik; (23) fakat bunlar büyüklük tasladılar; zaten (oldum olası) kendilerini büyük gören bir toplumdu bunlar.

23 - Durumları diğer peygamberlerden bir bakımdan farklı olduğu için, Hz. Musa ve Harun burada ismen zikrediliyorlar; sözkonusu farklılık, onların kendi soydaşları tarafından değil, soydaşlarına zulmeden bir toplum tarafından reddedilmeleridir.

47. Nitekim şöyle dediler: "Soydaşları bizim kölelerimiz olduğu halde, bizim gibi ölümlü olan bu iki insana mı inanacağız yani?"
48. İşte böyle [diyerek] bu iki (elçiyi) yalanladılar ve böylece helak edilenlerin arasındaki yerlerini aldılar: (24)

24 - Lafzen, "helak edilenlerden oldular".

49. Oysa, belki doğru yolu tutarlar diye Musa'ya kitap vermiştik.
50. Ve [Musa'yı nasıl onurlandırdıysak] Meryem oğlunu ve anasını da [rahmetimiz için] bir sembol (25) kıldık: Ve o'nların her ikisini de ebedî esenliğin, berrak çeşmelerin bulunduğu yüce bir makama eriştirdik. (26)

25 - Âyet sözcüğü için burada benimsediğimiz "sembol" karşılığı için bkz. 19. sure, 16. not. Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem burada özellikle "hakkı inkara şartlanmış olanlar" tarafından zulüm ve iftiraya maruz bırakıldıkları için bahse konu edilmektedirler.

26 - Yani, cennete. Me‘în sözcüğü "berrak çeşmeler/gözeler" yahut "akarsular" anlamındadır (Taberî'nin kaydına göre İbni ‘Abbâs; ayrıca Lisânu'l-‘Arab ve Tâcu'l-‘Arûs); ve dolayısıyla, cennet, "içlerinde derelerin çağıldadığı hasbahçeler" kavramıyla bitişen manevî arınmışlığı simgelemektedir.

51. SİZ EY ELÇİLER! Dünya hayatının temiz ve meşru nimetlerinden payınızı alın; (27) ve dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyun; ve bilin ki, yaptığınız her şeyi eksiksiz biliyorum.

27 - Allah'ın bütün elçilerine hitab eden bu vecîz ara söz, onların ölümlü olduklarını vurgulamak ve böylece inanmayanların, "Allah, tıpkı bizim gibi ölümlü olan birini kendisine elçi olarak seçmiş olamaz" yolundaki itirazlarını çürütmek içindir. Bu ayet, bu tür itirazların, insanların ihtiyaç ve güdülerini ancak kendileri gibi "dünya hayatının nimetlerinden tadan ya da pay alan" ölümlü birinin anlayabileceğini ve dolayısıyla insanlara manevî ve toplumsal meselelerinde ancak böyle birinin önderlik edebileceğini kavrayamayan eksik bir muhakemenin ürünü olduğunu göstermektedir.

52. Muhakkak ki, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir; çünkü hepinizin Rabbi Benim; öyleyse Bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! (28)

28 - Yukarıdaki ayet de, 21:92'de olduğu gibi, hangi tarihî isimlendirme altında olursa olsun, gerçek anlamıyla Allah'a inanan herkese hitab etmektedir. Kur'an, Allah'ın elçilerinin hepsini içine alan önceki atıfla, zamanın ihtiyaçlarına ve hitab ettikleri toplumların tâbi olduğu izafî şartlara bağlı olarak getirdikleri uygulamaya ilişkin ilke ve kurallar arasındaki haricî ve biçimsel farklılıklar ne olursa olsun, bütün peygamberlerin aynı temel gerçeklerle gönderildiklerine, aynı temel gerçekleri tebliğ ettiklerine işaret etmektedir. (Bkz. 5:48'in ikinci paragrafı hk. 66-68. notlar.)

53. Ama [sizi izlediklerini söyleyen toplumlar] aralarındaki bu birliği bozup (29) parça parça oldular; her hizip [ancak] kendi benimsediği [öğretinin dar ve katı kalıpları] içinde rahat soluk alır oldu. (30)

29 - Karş. 21:93.

30 - Lafzen, "ellerinde bulunanla hoşnutluk duyar oldular". Bu ayet ilk ağızda, şu ya da bu yoldaki muhtelif dinî gruplara, yani daha önceki vahyî tebliğlerden birini ya da ötekini benimseyen, ama zaman içinde tevhidî yoldan ayrılıp Yahudilik, Hristiyanlık gibi ayrı isimler altında hizbî bir taassup içine kapanıp katılaşan ve her biri kendi dogmalarına, kendi biçimsel, törensel uygulamalarına kıskançlıkla sarılıp diğer bütün ibadet yollarına (menâsik, bkz. 22:67) karşı en küçük bir müsamaha göstermekten uzak kalan gruplara işaret etmektedir. Yukarıdaki kınama, ayrıca, bu yerleşik ve kurumlaşmış dinlerin kendi içlerinde birliği bozan hizipleşmeye de işaret etmektedir ki bu bütün ümmetler için geçerlidir; ve dolayısıyla, son Peygamber Muhammed (s)'in bugüne kadar uzanan bütün izleyicilerini de içine almakta ve onlara, çağımızda İslam dünyasının içine gömüldüğü doktriner uyuşmazlığı önceden haber veren ve bunu kınayan bir mesaj vermektedir -karş. İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârimî tarafından kaydedilen sahih Hadis: "Yahudiler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya bölünmüşlerdir; benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya bölünecektir." (Burada hatırlanmalıdır ki, klasik Arapça'da "yetmiş" sayısı -tıpkı "yedi" sayısının "muhtelif" ya da "çeşitli" anlamı ifade etmesi gibi- çoğu zaman, belirli bir sayısal değeri değil, bir "çokluğu" ifade etmek için kullanılır; dolayısıyla, burada Hz. Peygamber'in ifade etmek istediği husus da, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılacağı, hatta bu konuda Yahudi ve Hristiyanları bile geride bırakacakları hususudur.)

54. Fakat onları bir vakte kadar, kendi cehaletlerine gömülmüş olarak, kendi hallerine bırak. (31)

31 - Yani, hatalarını anlayıncaya kadar onlardan uzak dur. Bu ifade, açıktır ki, peygamberlerin sonuncusuna ve buna bağlı olarak, o'nun gerçek izleyicilerine hitab etmektedir.

55. Kendilerine mal mülk ve çocuklar vermekle, sanıyorlar mı ki,
56. onları [kendi anlayışlarına göre] iyi ve yararlı [bildikleri] şeylerde yarıştırmak [istiyoruz]? (32)

32 - Yani, "Kendilerine dünyevî zenginlikler vermekle Allah'ın onları maddî değerler ve rahatlıklar peşinde çarpık bir zihniyetle ‘iyi ve erdemli yapıp etmelerle' bir tuttukları bir yarışa soktuğunu mu sanıyorlar?" Yukarıdaki iki ayetin lafzen imkan verdiği başka bir anlam da şudur: "Kendilerine mal mülk ve çocuklar vermekle, Allah'ın iyi işlerde onlara öncelik tanıdığını ya da onlardan yana ivedilik gösterdiğini mi sanıyorlar?" Bu her iki anlam da dünyevî başarının amaçlanabilecek en büyük iyilik, en yüksek erdem olmadığını; tersine önceki pasajda sözü geçen ihtilaf ve ayrılıkların, hemen her zaman, dünyevî hırs ve tamahın, güç ve iktidar peşinde girişilen hizbî mücadelelerin sonucu olduğunu îma etmektedir.

Hayır, onlar [yanıldıklarının] farkında değiller!
57. Ama, Rablerinden korkarak kendilerini saygı ve duyarlık içinde tutanlar,
58. Rablerinin mesajlarına inananlar,
59. Rablerinden başka hiçbir varlığa tanrısal nitelikler yakıştırmayanlar,
60. sonunda Rablerine dönecekleri düşüncesi içinde kalpleri titreyerek vermeleri gerekeni verenler:(33)

33 - Bu ifade, ister zekat ya da sadaka şeklinde olsun, ister adalet dağıtmak gibi gayrimaddî ya da soyut mahiyette olanları da dahil kişinin sorumlu olduğu kimselere meşru haklarını vermesi şeklinde olsun, verilmesi manen ve ahlaken zorunlu olan şeylerin verilmesine dair bir atıf durumundadır.

61. işte böyleleridir, hayırlarda yarışan kimseler ve [bu konuda başka herkesi] geçecek olanlar!
62. Biz hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz; ve katımızda [insanların ne yaptığı, ne yapabileceği konusunda] gerçeği söyleyen bir kitap bulunmaktadır; binaenaleyh, kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
63. AMA, [din ve inanç birliğini bozanlara gelince,] onların kalpleri bütün bu gerçeklerden yana aymazlık içindedir! (34)Fakat, onların [içlerinde] bu [bozgunculuk eğiliminden] başka [daha kötü] eylemlere (35) kalkışma [eğilimleri] de var; ve onlar bu tür eylemlere devam edip gidecekler;

34 - Bu pasaj, açıkça, 56. ayetin son cümlesiyle bağlantılıdır: "Hayır, onlar [yanıldıklarının] farkında değiller!" -ve dolayısıyla, 54. ayette, "kendi cehaletlerine gömülü" (fî-ğamratihim) olmakla nitelenen kimselere işaret etmektedir.

35 - Yani, Allah'tan başkalarına tanrılık yakıştırmak, azîzlere, velîlere tapınmak ya da kendi arzu ve emellerine, alıştıkları düşünce tarzına uymayan ilahî mesajları reddetmek gibi, bağlı olduklarını iddia ettikleri elçilerin bizzat kendi tebligatına bütünüyle ters düşen eylemlere ve tutucu eğilimlere.
64. öyle ki, sonunda, onların arasından bolluk, genişlik içinde dalıp gitmiş olanları (36) azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman yalvarıp yakarmaya başlayacaklar.

36 - Bkz. 17. sure, 22. not. "Bolluk ve genişlik içinde dalıp gidenler"le ilgili bu ifade 55. ayete ilişkin bir atıf taşımaktadır (bkz. 32. not ve özellikle bu notun son cümlesi). "Azapla kıskıvrak yakalama" ifadesiyle burada muhtemelen Ceza Günü ya da -17:16'da olduğu gibi- bâtıl inanç ve aksiyonların uzun vadede bu dünyada da kaçınılmaz toplumsal felaket ya da çöküntüleri beraberlerinde getirdikleri îma edilmektedir.

65. [Fakat onlara:] "Boşuna yalvarıp yakarmayın bugün; çünkü, Bizden asla yardım görecek değilsiniz!" [denecektir].
66. "Size mesajlarım tekrar tekrar (37) okunduğunda, siz [her defasında] ökçelerinizin üzerinde dönüveriyor .

37 - Kad takısından sonraki kânet fiilinin buradaki anlamı budur.

67. [ve] büyüklük taslayaraktan gecelerinizi olur olmaz şeyler konuşarak geçiriyordunuz." (38)

38 - Lafzen, "geceyi uyanık geçiren biri gibi" (sâmiran). Kuntum ... tehcurûn cümleciğiyle birlikte bu ifade, bütünüyle gerçekten kopuk, amaçsız ve sonuçsuz tartışmalara girişme yahut hiçbir amaç gözetmeksizin kelimelerle oynama, olur olmaz yorumlarda bulunma halini dile getirmektedir. (Bkz. ayrıca 31:6 ve ilgili not 4.)

68. Peki, onlar [Allah'ın bu] sözünü anlamaya hiç çalışmadılar mı? Yahut geçip gitmiş atalarına hiç gelmeyen bir şey mi geldi onlara? (39)

39 - Kur'an'ın, insanoğluna daha önce de vahyedilen mesajların devamından başka bir şey olmadığını îma eden bir ifade.
69. Yoksa bunlar kendi elçilerini tanımıyorlar da, onun için mi o'nu inkar ediyorlar?
70. Yahut "Onda delilik var!" mı diyorlar?Oysa, o onlara gerçeğin tâ kendisini getirdi ama gerçek onlardan çoğunun işine gelmez! (40)

40 Yani, onlar gerçeği kabul etmeyi istemezler: bunun sebebi, -sonraki ayetten anlaşılacağı gibi- Kur'an'ın ortaya koyduğu dünya görüşünün onların heva ve heveslerine, çıkar duygularına ya da alışageldikleri düşünce tarzına uymamasıdır.

71. Fakat, gerçek (41) onların arzu ve emellerine uyacak olsaydı, şüphesiz gökler ve yer içindekilerle beraber yıkılır giderdi! (42)Oysa, Biz [bu ilahî mesajda] onlara akılda tutmaları gereken her şeyi (43) ulaştırdık; ne var ki, kendilerine bahşedilen bu hatırlatıcı mesajdan [umursamazlıkla] yüz çevirdiler!

41 - Yani, yaratılışın, tüm yaratılmış âlemin tâbi olduğu gerçeklik.

42 - Yani, kainat -ve özellikle de insan hayatı- onların bakış açısı doğrultusunda yahut onların düşündüğü gibi, anlam ve amaçtan yoksun olsaydı, hiçbir şey ayakta kalmaz, her şey çok geçmeden kaos içinde yok olur giderdi.

43 - Zikr teriminin bu anlamı için bkz. 21:10 hk. 13. not.

72. [Ey Muhammed,] yoksa onlardan dünyevî bir karşılık mı istiyorsun? Fakat [bilmelidirler ki] Rabbinin vereceği karşılık en iyisidir; çünkü rızık verenlerin en iyisi O'dur! (44)

44 - Yukardaki ayette geçen harc ve harâc tabirleri hemen hemen eş anlamlı olup her ikisi de "karşılık" ya da "ücret" anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Zemahşerî'ye göre, aralarında küçük bir ayrım vardır: harc, harâc'a göre daha sınırlı bir karşılığa işaret eder; bunun içindir ki, metinde ilkini "dünyevî karşılık" ifadesiyle, ikincisini ise, Allah'ın bahşettiği, her iki dünyayı da içine alan sınırsız bir karşılığı dile getirmek üzere herhangi bir sınırlayıcı tanım ilave etmeksizin sadece "karşılık" sözcüğüyle aktardık.

73. Ve, doğrusu sen onları gerçekten dosdoğru bir yola çağırıyorsun;
74. ama, ahirete inanmamakta direnenler ister istemez bu yoldan sapmaktalar.
75. Onlara merhamet edip [bu dünyada] başlarına gelebilecek (45) darlık ve sıkıntıyı giderecek olsak, onlar yine de, o kurumlu azgınlıkları içinde körcesine bocalayıp dururlar.

45 - Zımnen, "her insanın başına gelmesi kaçınılmazdır": insan hayatının darlık ve sıkıntıdan âzâde olamayacağını işaret eden dolaylı bir ifade.

76. Ve gerçek şu ki, Biz onları azapla da sınadık, (46) ama onlar yine de Rablerine boyun eğmediler; (bundan sonra da bağışlanma için) yalvarıp yakaracak değiller;

46 - Lafzen, "onları azapla yakaladık".

77. tâ ki, Biz onların önünde [ceza gününe has] zorlu bir azabın kapısını açıncaya kadar; işte ancak o zaman bütün ümitlerini kaybediverirler. (47)

47 - Yahut: "ümitsiz kalıverdiler".

78. [EY İNSANLAR! Rabbinizin mesajlarına kulak verin,] çünkü, sizi işitme duyusuyla, görme duyusuyla, düşünme-hissetme yeteneğiyle donatan O'dur; [yine de] ne kadar az şükrediyorsunuz!
79. Sizi çoğaltıp yeryüzüne yayan da O'dur; ve sonunda toplanıp O'na döndürüleceksiniz.
80. Hayatı bağışlayan ve ölüme hükmeden O'dur; geceyle gündüzün birbirini kovalaması O'nun buyruğuyladır. Öyleyse, artık aklınızı kullanmayacak mısınız?
81. Hayır, onlar sadece geçip gitmiş insanların söylediği şeyi söylerler:
82. "Biz öldükten, toza toprağa, kemiğe dönüştükten sonra, yeniden diriltileceğiz, öyle mi?" derler.
83. "Gerçek şu ki, bize de, bizden önce atalarımıza da aynı şey vaad edilmişti! Eskilerin masallarından başka bir şey değil bu!"
84. De ki: "Peki, yeryüzü ve orada var olanlar (48) kimin, öyleyse? Biliyorsanız [hadi, söyleyin bana]!"

48 - Lafzen, "orada olanlar".

85. "Allah'ın!" diye cevap vereceklerdir.De ki: "Peki, (Allah'ın birliğini, eşsiz-ortaksız olduğunu) kendiliğinizden hatırlamayacak mısınız artık?"
86. De ki: "Peki, kimdir yedi kat göğü yerinde tutan ve yüce kudret tahtında hükümran olan?" (49)

49 - Lafzen, "kimdir, yedi göğün Sahibi (rabb)?" -bkz. 2:29 hk. 20. not- "ve yüce arşın (kudret ve hüküm tahtının) Sahibi?" karş. 9:129 ve ayrıca 7:54 hk. 43. not.

87. Diyeceklerdir ki: "Allah!"De ki: "Peki, artık O'na karşı sorumluluk bilinci taşımayacak mısınız?"
88. De ki: "Her şeyin yönetimini elinde tutan; koruyup kollayan ama kendisine karşı (kimsenin) korunup kollanamayacağı kimdir? Biliyorsanız, [hadi, söyleyin bana]!"
89. "Allah!" diye cevap vereceklerdir.De ki: "Peki, o halde, nasıl böyle aldatılabilirsiniz?" (50)

50 - Zımnen, "ölümden sonra diriltileceğinizi inkar ederek".

90. Hayır, Biz onlara hakkı ulaştırdık; buna rağmen onlar yine de yalanı tercih ediyorlar! (51)

51 - Lafzen, "onlar gerçekten yalancıdırlar" -yani, Allah'a inandıklarını söyledikleri halde, ölümden sonraki hayat fikrini redderek kendi kendilerini aldatıyorlar. Oysa, bu dünyada pek çok zalim ve haksız insan bolluk ve genişlik içinde yaşarken dürüst ve inanmış pek çok insanın acı ve sıkıntı içinde olduğu gözönünde tutulursa, ölümden sonra hayat fikri ilahî adalet kavramının ayrılmaz bir parçasıdır. Öte yandan, ölümden sonra diriliş fikrini inkar etmek, Allah'ın sınırsız gücünden ve dolayısıyla, gerçek anlamıyla O'nun Tek Tanrı oluşundan şüphe etmek demektir ki bu şüphe en tipik ifadesini tanrısal güçlerin çok başlılığını öngören mistik ve çok tanrıcı inançlarda ifadesini bulmaktadır; bu çarpık inanç biçimlerine bundan sonraki ayetle temas edilmektedir.

91. Allah asla çocuk edinmemiştir, (52) ne de O'nunla beraber başka bir tanrı vardır: [çünkü, eğer başka herhangi bir tanrı] olsaydı, her tanrı kendi yarattığı âlemi kendinden yana çeker (53) ve şüphesiz her biri diğerine baskın çıkmaya çalışırdı!Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah, onların tasavvur ve tanımlama yoluyla yakıştırdıkları şeylerden mutlak olarak uzaktır; (54)

52 - Meleklerin "Allah'ın kızları" olduğu yolundaki İslam öncesi Arap inancıyla ve Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olduğu yolundaki Hristiyan dogmasıyla ilgili olan bu atıf, bir önceki notta açıklanan "yalanı tercih ediyorlar" ifadesiyle bağlantılıdır.

53 - Klasik müfessirlerin le-zehebe bi-mâ haleka (lafzen, "yarattıkları şeyi/şeyleri çeker götürürlerdi") ibaresine verdikleri anlam bu yöndedir ve bu şu demektir: bu farazî durumda, her tanrı sadece kendi yarattığı âlemle ilgilenir, yalnızca onu kayırır ve böylece çok geçmeden bütün bir kainat mutlak bir karışıklık içine yuvarlanır giderdi.

54 - Bkz. 6:100 hk. 88. not.

92. O kullarının algı ve tasavvurlarının erişemediği şeyleri de, onların akıl ve duyu yoluyla tanıklık edebildikleri şeyleri (55) de künhüyle bilir; ve bunun içindir ki, onların Kendisine yakıştırdıkları her türlü eşten ve ortaktan mutlak olarak yücedir!

55 - Bkz. 6. sure, 65. not.

93. DE Kİ: "Ey Rabbim! [Sana baş kaldıranların] vaad edildikleri azabın gerçekleşmesine tanık olmamı diliyorsan, (56)

56 - Lafzen, "göstereceksen" [yani, "bu dünyada"]. Zemahşerî'ye göre, in şart edatıyla mâ'nın -ki bu ikisi bir arada immâ olarak okunur- birlikte bulunması turînî fiiline bir kaçınılmazlık niteliği vermektedir: bu durumda ibarenin anlamı "eğer bana kaçınılmaz olarak (lâ budd) göstereceksen" [yahut, "tanık kılacaksan"] ...ilh." şeklindedir. Allah'ın olmasını dilediği şey mutlak (eo ipso) manada kaçınılmaz olduğuna göre, bu anlam çeviriye ancak yukarıdaki gibi aktarılabilirdi.

94. Rabbim, o zaman, benim de bu zalim insanlardan biri olmama izin verme!"
95. [İşte böyle dua et] çünkü, şüphesiz Biz, onlara vaad ettiğimiz [azabın, bu dünyada dahî gerçekleşmesine] seni tanık kılacak güçteyiz!
96. [Fakat, onlar ne söylerlerse, ya da ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de onların işlediği] kötülüğü, en iyi yol hangisi ise, onunla sav: (57) (çünkü) onların [Bize] yakıştırageldikleri şeyleri en iyi bilen Biziz.

57 - Bkz. 13. sure, 44. not. Bu anlam örgüsü içinde, kötü olarak nitelendirilen şey -sonraki cümlenin de gösterdiği gibi- Allah'ı kullara ya da yaratılmış şeylere yakışan niteliklerle "tanımlama"ya kalkışmaktır (karş. 91. ayet): fakat, yukarıdaki buyrukla îma edilen ahlakî ilke 13:22'nin son cümleciğinde ve ayrıca, 41:34'de dile getirilen ilkeyle, yani kötülüğün başka bir kötülükle değil, fakat iyilikle savılması ilkesiyle aynıdır.

97. Ve de ki: "Ey Rabbim! Tüm kötü dürtülerin kışkırtmalarına karşı (58) Sana sığınıyorum!

58 - Lafzen, "şeytanlardan" ya da "şeytanî güçlerden"; bkz. 2:14 hk. 10. not.

98. Rabbim, onların bana yaklaşmalarından da Sana sığınıyorum!"
99. [ÖLÜMDEN sonraki hayata inanmamakta direnip de kendi kendilerini aldatanlardan] (59) herhangi birine sonunda ölüm gelip çatınca: "Ey Rabbim!" der, "Beni [hayata] geri döndür, izin ver döneyim (60)

59 - Karş. yukarıda bu pasajın da bağlantılı olduğu 74 ve 90. ayetler.

60 - Çoğu müfessir irci‘ûnî ("beni döndürün") fiilindeki çoğul hitapta bir saygı ifadesi görmektedir. Bununla birlikte, Kur'an'da (Allah'ın Kendisinden bahsettiği zaman sık sık çoğul zamir kullanmasına rağmen) başka hiçbir yerde Allah'a hitab edilirken çoğul ifade kullanılmadığına işaret eden Beydâvî -İslam öncesi şiirinden de destekleyici örnekler vererek- buradaki çoğul hitap tarzının, irci‘nî tekil hitap formunun pekiştirici tekrarına eşdeğer bir ifade tarzı olduğu görüşünü ileri sürmektedir; çevirideki tekrar da bu mülahazaya dayanmaktadır.

100. de [daha önce] gözardı ettiğim konularda (61) dürüst ve erdemli işler göreyim!"Yoo, onun söylediği, şüphesiz, yalnızca [boş ve anlamsız] bir sözden ibarettir; çünkü [bir kere dünyayı terk etmiş bulunanların] ardında, yeniden diriltilecekleri Gün'e kadar [aşılması imkansız] bir [ölüm] engeli bulunmaktadır!

61 - Lafzen, "bıraktığım, terk ettiğim konuda" (fî-mâ); bununla hem ihmal edilen iyi işler, hem de irtikab edilen kötülükler kasdediliyor olmalı.

101. Ve sonra, [kıyamet] sûru üflendiği zaman, o Gün artık ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır ne de birbirlerine (olup biten hakkında) soru sorabileceklerdir.
102. Ve [o Gün, iyi eylem ve davranışları] tartıda ağır gelen kimseler; işte kurtuluşa erişecek olanlar böyleleridir.
103. Ama tartıda hafif çekenlere gelince; işte, cehennemde yerleşip kalmak üzere kendi kendilerine yazık edenler de böyleleridir;
104. ateş onların yüzlerini kavuracak ve dudakları acıdan çarpılmış olarak orada kalakalacaklar.
105. [Ve Allah onlara:] "Mesajlarım size ulaştırılmamış mıydı ve siz de onları yalanlayıp durmamış mıydınız?" [diyecek].
106. "Ey Rabbimiz!" diye yakaracaklar, "Bize kötü talihimiz galebe çaldı ve biz de bu yüzden eğri yola saptık! (62)

62 - Lafzen, "yoldan çıkan kimseler olduk". Bu temsîlî karşılıklı konuşma kendi zaaflarını "kötü talih" (şıkve teriminin bu anlam örgüsü içindeki anlamı budur) gibi soyut ve asılsız sebeplere bağlayan günahkar insanların boş ve anlamsız mazeretlerini dile getirmekte; böylece, dolaylı olarak, eylem ve davranışları konusunda insana verilen serbest irade ve buna bağlı olarak sorumluluk boyutuna dikkat çekmektedir.

107. Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar [günaha] dönersek, o zaman, gerçekten zalim kimseler oluruz!"
108. [Fakat Allah onlara:] "Kalın kaldığınız yerde [bu bayağılığınızla]! (63) Ve Benimle bir daha asla konuşmayın!" diyecek.

63 - "Bu bayağılığınızla" sözcükleriyle yaptığımız ilave, hase'e (lafzen, "[birini yahut bir şeyi] kovdu") fiilinin anlamında bulunan aşağılayıcı nüansa dayanmakta ve ihse'û emrinde bu nüans kuvvetle vurgulanmaktadır.

109. "Bakın, kullarımın arasında, ‘Ey Rabbimiz! Biz [Sana] inandık; öyleyse, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı, çünkü gerçek acıyan(ımız), esirgeyen(imiz) Sensin!' (64) diyenler de vardı;

64 - Lafzen, "Acıyıp-esirgeyenlerin en hayırlısı Sensin". Aynı ifade surenin son ayetinde de geçmektedir.

110. fakat siz onları alay konusu yaptınız; öyle ki, bu sonunda size Beni anmayı büsbütün unutturdu; (65) çünkü hep gülüp durdunuz onlara.

65 - Lafzen, "tâ ki size unutturdular": yani, "onlarla alay edip durmanız Allah'ı unutmanıza sebep oldu".

111. [Ama,] bakın, güçlüklere göğüs germelerinden ötürü bugün onları mükafatlandırdım: işte, bahtiyar olacak olanlar böyleleridir!"
112. [Ve Allah, azaptakilere:] "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye soracak.
113. "Orada bir gün kaldık, yahut bir günden daha az; bunu [zamanı] saymasını bilenlere sor..." (66) diye cevap verecekler.

66 - Allah'la azaptaki ruhlar arasında geçen bu temsîlî diyalog (Kur'an'da başka yerlerde de olduğu gibi) insan tarafından algılanan zamanın yanıltıcı ve izafî karakterini ve yalnızca Allah'ın tasarurufundaki mutlak ve nihaî -belki zamansız- gerçekliğe kıyasla dünya hayatının geçiciliğini dile getirmektedir. Kıyamet Günü, insanın yeryüzünde sahip olduğu zaman kavramının yok olup gitmesi, "bunu zamanı saymasını bilenlere sor" cevabındaki çaresizlikte ifadesini bulmaktadır.

114. [Bunun üzerine, Allah:] "Orada sadece az bir vakit kaldınız; bunu bir bilseydiniz!
115. Sizi boş ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı ve Bize dönmek zorunda olmadığınızı mı sanıyordunuz?" (67)

67 - Lafzen, "Bize döndürülmeyeceğinizi mi ..." yani, yargı için.

116. ÖYLEYSE, artık [bilin ki] Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik Sahibidir; Nihaî Gerçektir; (68) O'ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının Sahibi O'dur! (69)

68 - Bkz. 20. sure, 99. not.

69 - Lafzen, "Kerîm hükümdarlık tahtının (el-‘arşu'l-kerîm) Sahibi (rabbi) O'dur". el-‘Arş (kudret ve hükümranlık tahtı) terimine verdiğimiz bu anlam hk. bir açıklama için bkz. 7. sure, 43. not.

117. Öyleyse artık, kim ki, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah'la beraber başka bir tanrıya yakarırsa bunun hesabını Rabbinin katında mutlaka verecektir; [ve] şüphesiz, hakkı böylece inkar etmiş olanlar asla kurtuluşa, esenliğe erişemeyeceklerdir!
118. Öyleyse, [ey inanan kişi,] de ki: "Rabbim! [Beni] bağışla, [bana] acı; çünkü gerçek acıyan, esirgeyen Sensin!"